İletişim Ajansı Çalışanları vs Kurumsal Taraf

İletişim ajanslarında çalışanlar ile kurumsal tarafta, kurumsal iletişim, kurumsal pazarlama vb. departmanlarda çalışanlar arasındaki diyalog herhal sektör kurulduğu günden beri kedi ve fare gibidir. Her ne hikmetse o yıldızlar hiç barışmaz. (İstisnalar her zaman vardır ama kaide maalesef bozulamıyor)

Ajans tarafında kötü çalışanlar her zaman olur, sektörün işçi dönüşüm hızı zaten bunu gösteren bir kanıttır. Ama ajanstaki kötü bir çalışanın açığını kapatabilecek muhakkak birileri vardır, önce yan masadan yardım istenir, gerekirse bütün ajans bir araya gelir çalışır, baktılar iş olmuyor ajans yönetimi, başkan dahil oturur işi yapar ve götürür müşteriye sunar.

Ama kurumsal taraftaki kişilerin eksiklerini nasıl kapatacağız? İletişimin ne olduğunu bilmeyen, halkla ilişkiler ajansı ne iş yapar  ya da ne bileyim sosyal medya ajansı ne iş yapar  bilmeyen kişilerin kurumsal iletişimi yönetmeleri ne kadar doğru ya da ne kadar kabul edilebilir? Geçtiğimiz dönemde yaşadığım bir olaydan esinlenip Müşteri Ne İster? diye bir yazı yazmıştım. Müşteri bu sektörde ajansın hizmet portföyü dahilindeki her şeyi isteyebilir bu sonuna kadar hakkıdır, ama burada ajansına, ajanstaki marka ekibine güvenmesi de ajans tarafindekilerin en büyük isteğidir. Bunun ötesinde ajansla birlikte gerektiğinde aynı masada çalışabilen, bilmediğini öğrenen, bildiğini öğreten kurumsalcı candır, canandır. Ama karşılıklı ilişkide pürüzler yaşanılıp birde araya o üstün ego takıntıları, hiçbir şeyi bilmeme cahillikleri, işin içine kendi elleriyle ettikten sonra “parayı veren olma” kozunu kullanma nezaketsizlikleri girince işte bu sektör ajans tarafındakiler için çekilmez oluyor değil mi?  Okumaya devam et “İletişim Ajansı Çalışanları vs Kurumsal Taraf”

Toplumun olması gereken halidir, Aşure!

Güzel günlerdeyiz. Hicri yıla göre Muharrem ayının 10. günü ve sonrası Aşure dönemi olarak  kutlanıyor. Pişirilen aşureler ile aynı kurban da olduğu gibi toplumun damakları lezzetleniyor. Kimisi çorba diyor, kimisi aşure, aynı kimisinin ramazan kimisinin muharrem orucu tutup aynı toplumun birer parçası olduğu  gibi. Böyle günlerde paylaşım ruhu yeniden hatırlanıyor. Farklı toplumsal ögeler, gruplar, düşünceler yaşayışlar bir araya geliyor. Aynı aşuredeki  farklı tatların bir araya gelerek mükemmel bir lezzeti oluşturduğu gibi.

Bulunduğum ortamda siyaset konuşulmaya başlandığı, sağcılıktan solculuktan, kürtçülükten türkçülükten bahsedilip ortam militarize edilmeye çalışıldığı zaman türlü yemeğinden esinlenerek verdiğim bir örnek vardır. Bu yazımda o örneğimi aşure üzerinden sizinle paylaşmaya çalışacağım.

Sen sağcısın, sen solcusun, sen namaz kılıyorsun yobazsın, sen her akşam kafayı çekiyorsun ayyaşsın..

Herhal insanlar ilk olarak topluluk halinde yaşamaya başladığı günden beri, sen ya da ben, biz ya da siz, bizler ya da ötekiler gibi kavramlar bence hep vardı. Dün vardı, bugün var ve yarın da olacak.  Okumaya devam et “Toplumun olması gereken halidir, Aşure!”

“Allah yardımcın olsun…” Derken

yardim Toplumsal alışkanlıklarımızdan olsa gerek dilimize pelesenk olan bir cümledir, “Allah yardımcın olsun.” Dini açıdan ister inanalım ister inanmayalım bu cümleyi bir şekilde kullanırız. İnşallah, maşallah, hadi hayırlısı ve benzerleri gibi.

Ama “Allah yardımcın olsun…” cümlesi benim için farklıdır. Güzel bir dua olmasının yanında, bu duanın gerçeklemesi için belki yardımımın dokunacağına inandığım.

Geçtiğimiz günlerde bir fıkra dinledim, kısaca size de anlatayım; şehirlerin birinde sel felaketi olmuş, bütün şehir sular altında kalmış, insanlar botlarla, helikopterlerle şehirden uzaklaştırılmış, yüksek katlı binalarda yaşayanlar binaların üst katlarına çıkmışlar. Papaz da bu kişilerden biriymiş. Kilisenin her yerini kapatmış ve binanın içinde beklemeye başlamış. Sular daha yükselmemiş ve yaya halinde kaçabilecekken insanlar papazı şehirden uzaklaşmak için çağırmışlar ama papaz kilisede kalacağını ve eğer büyük bir sıkıntı olursa tanrının onu kurtaracağını söylemiş. Sonra Okumaya devam et ““Allah yardımcın olsun…” Derken”

#2NisanOtizmOrtakYayin / #otizmifarketyasamipaylas / 2 NİSAN DÜNYA OTİZM FARKINDALIK GÜNÜ!

Bugün twitterda İrem Afşin ‘le tanıştım. Onun hikayesini internette bulmak mümkün ama eğer vakit ayırıp  Perşembe Anneleri: Otizmle yaşamak  İrem Afşin yazısını okursanız onu sizler de benim gibi az da olsa tanımış olursunuz. Hani inançlarımız diyor ya; “cennet anaların ayakları altındadır.” diye işte cennetin bir annenin ayakları altına neden serilebileceğinin en güzel örneği kendisi.

Eğer kabul ederse, bundan sonra Erdal isminde bir kardeş kazandı. Elimden geldiğince, gücüm yettiğince bundan sonrası için kendileriyle birlikte yürümeye çalışacağım. Umuyorum başarabilirim.

Peki, ne konuda mı birlikte yürüyeceğiz? Cevabımız, OTİZM!

Peki, OTİZM ne bilenimiz var mı? Nerden gelir, nasıl anlaşılır, tedavisi var mıdır? Zararları nelerdir? … Sorular bitmez.

Ama emin olun, bir gün yavrunuzda ya da bir yakınınızda olduğunu duyarsanız, önce ciğeriniz yanar, sonra çözümsüz bir karamsarlık başlar ve hayatın tüm renleri muğlaklaşır! O yüzden bir yavranun geleceğini, hayatını, bir annenin/babanın yıllarını kurtarmak için bu hastalığı bilmek, öğrenmek ve bu doğrultuda çevremizdeki minikleri gözlemleyip, aileleri uyarmak gerekli. Umuyorum bu yazı ve yarın gerçkleşecek etkinlik az da olsa buna fayda sağlayacak!

Bundan sonrası için sözü M. İrem Afşin‘e bırakıyorum, LÜTFEN YAZIYI SONUNA KADAR OKUYUN!

Otizm… Yaşamın farklı bir penceresi…

Nisan… Aylardan bahar. Havada baharın müjdecisi kokular, yavaş yavaş açan çiçekler, cıvıltıları ile hayatımıza neşe katan kuşlar, güneşin sıcak ışığına kavuşan dünya. Nisan, ruhumuzu aydınlık günlerde ferahlattığımız ay.

Nisan, 2008 yılından bu yana, dünya üzerinde yaşayan milyonlarca çocuk ve aileleri için çok başka bir anlam daha taşıyor: OTİZM.

2 Nisan, tüm dünyada otizm konusunda farkındalık yaratarak otizmden kaynaklanan sorunlara çözümler yaratmak amacıyla, 2008 yılında Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Otizm Farkındalık Günü” olarak ilan edildi. Her yıl, “Otizm Farkındalık Ayı” olan Nisan ayı boyunca dünya genelinde otizmin sorunlarını ve çözümleri konuşuluyor, araştırmaların teşvik edilmesi ve erken teşhisle tedavinin yaygınlaştırılması hedefleniyor.

Oğluşum Nazım Özgün ile otizm labirentine adım attığımız o ilk günden bugüne 8 yıl geçti. Otizmin karmaşık fırça darbeleri yüzünden, hayatımızın yol haritasını yeniden tanımladık. Bazen düşününce sanki otizmden önce bir hayatımız yokmuş gibi hissediyorum. Çok eskiden kendini fanusuna kapatmış ruh bebeğimin, şimdi benimle hayatı paylaşması nasıl bir mucizedir, çok iyi biliyorum.

Otizm, doğuştan gelişen, genetik altyapıya dayanan, karmaşık nörolojik-biyolojik tabanlı bir gelişim bozukluğu. Başkalarıyla etkileşimde bulunmayı engelleyerek bireyin kendi iç dünyasıyla baş başa kalmasına yol açan otizm, genellikle 3 yaştan önce ortaya çıkarak çocukların sosyal iletişim, etkileşim ve davranışlarını olumsuz olarak etkiliyor.

Amerikan Sağlık Bakanlığı verilerine göre bugün dünya genelinde okul çağındaki her 88 çocuktan biri otizm teşhisi alıyor. Otizm erkek çocuklarda kız çocuklara oranla 3-4 kat daha fazla görülüyor, her 54 erkek çocuktan biri günümüzde otizm riski taşıyor. Dünyada son yıllarda şeker, kanser ve AIDS dahil olmak üzere bir çok hastalıktan daha fazla sayıda otizm teşhisi alınıyor.

Ülkemizde sağlıklı istatistikler olmaması nedeniyle, Otizm Platformu’nun öngördüğü verilere göre, tahmini olarak 550.000 otizmli birey ile 0-14 yaş grubunda 150.000 civarında otizmli çocuk bulunduğu “varsayılıyor.” Otizmli bireylerin ebeveynleri, kardeşleri, yakın akraba ve çevreleri de hesaba katıldığı zaman, Türkiye’de her ile yayılmış durumda otizmden etkilenen 2 milyondan fazla vatandaşımızdan bahsedebiliriz. Okumaya devam et “#2NisanOtizmOrtakYayin / #otizmifarketyasamipaylas / 2 NİSAN DÜNYA OTİZM FARKINDALIK GÜNÜ!”

Erken kalkan yol alır…

Blogumda kendinizi iletişim sektörlerinde özellikle sosyal medya ve halkla ilişkilerde geliştirebilmek, eğer iletişim öğrencisiyseniz size bu konuda cesaret verebilecek birçok yazı var. Ama geçtiğimiz günlerde üç farklı arkadaşımdan (ikisi marmara üni., biri yeditepe üni halkla ilişikiler)  2. sınıfa geldik, halkla ilişkiler öğrencisiyiz bundan sonrası için ne yapabiliriz şeklinde mailler aldım.

Yine benzer mailler üzerine yazdığım İletişim Öğrencileri Neden Karamsar! başlıklı yazımda;

” İletişim fakültesi halkla ilişkiler ve reklamcılık mezunları nerelerde çalışabilirler!

Reklam ajanslarında (yaklaşık 10 farklı titre ile), medya satın alma ajanslarında (5-6 farklı titre ile), medya planlama ajanslarında (5-6 farklı titre ile), halkla ilişkiler ajanslarında (5-6 farklı titre ile), iletişim danışmalığı şirketlerinde (5-6 farklı titre ile), dijital reklam ajanslarında, dijital planlama ve medya satın alma ajanslarında, sosyal medya ajanslarında, kurumsal tarafta pazarlama ve kurumsal iletişim departmanlarında, etkinlik ajanslarında, kamu kurum ve kuruluşlarının ilgili departmanlarında (bugün her belediyede bile basın yayın ve halkla ilişkiler müdürlüğü olduğunu düşünürsek, kamuda çok iyi kadro var) vb.”

şeklinde bir bölüme yer vermişim. Tabi ilgili şirketlerin ilgili pozisyonlarının hangi işleri yaptığını görebilmeniz ve doğru kararı verbilmeniz için biraz emek harcamanız lazım. Nasıl mı? Cevabımız; STAJ’la!

Biliyorsunuz geçtiğimiz günlerde yeni bir ajansta yeni bir göreve başladım.

Yaklaşık 30-35 kişilik bir ekibimiz var. 2 tane asistan arkadaşımız var. Biri İstanbul üni. işletme 4. sınıf öğrencisi, diğeri ise aynı üniversitenin halkla ilişkiler bölümünde daha 1. sınıf öğrencisi.

Özellikle 1. sınıftaki arkadaşımın isteği ve heyecanı beni de etkiledi. Daha 1. sınıfın 2. dönemini okuyor, teorik bilgisi bile yok denecek kadar az ama cesaretiyle desiBel Ajansı buluyor, ajans başkanına ulaşıyor, ondan randevu alıyor, görüşmeye geliyor ve “benim haftada 3 günüm boş, bana sadece yemek parası verin ben buraya gelip sizden iş öğreneyim, sizlere yardım edeyim” diyebiliyor. Ve işe kabul ediliyor!

Kendisinin bize iş anlamında neredeyse hiçbir katkısı olmayacak, hatta çoğu zaman bizden zaman hırsızlığı yapacak ama hani demiştik ya “ilmin zekatı onu paylaşarak ödenir” diye, bu doğrultuda onun şevkini kırmamak için onunla bilgimizi paylaşmak boynumuzun borcudur. Böyle arkadaşlara kapımız her daim açıktır.

Bundan sonrası için o arkadaşımın rakiplerinin hepsine geçmiş olsun. O sizden erken kalktı ve siz uyanana kadar sizden çok daha fazla adım atmış ve yol almış olacak.

Eee, biz onun kadar cesur değiliz, ne yapacağız derseniz. Okumaya devam et “Erken kalkan yol alır…”

Elveda Zarakol, Selamlar desiBel!

Yaklaşık 2 yıldır çalıştığım Zarakol İletişim Hizmetleri’nin Zarakol Digital ekibinden bu hafta başı  itibariyle ayrılmış bulunmaktayım.

Bu süreç içinde stajyerinden ajans danışmanına kadar Zarakol’da çalıştığım herkese bana kattıkları, öğrettikleri için teşekkür ederim.

Malumunuzdur, Necla Hanım benim üniversiteden hocamdı, o yüzden gönül rahatlığıyla diyebiliyorum Zarakol ailesinden çok şey öğrendim diye.

Bundan sonrası için iletişim yolculuğumun, Zarakol’daki mesai arkadaşlarımın desteğini her zaman arkamda hissederek devam edeceğine inanıyorum.

Artık yeni bir ajansta yeni bir görev pozisyonundayım.

Bu hafta başı itibariyle, desiBel Ajans‘ta Dijital Medya Direktörü görevini üstlenmiş bulunmaktayım. Umuyorum, buradaki ekibimizle de çok iyi işlerin altına imza atacağız.

Artık, nasip, kısmet, hayırlısı…

Eğer yolunuz düşerse, bir çayımı içmeye beklerim. 🙂

Ahi Evran Caddesi Ata Center

No: 9 Kat: G2 Maslak 34398 İstanbul

www.desibelajans.com

 

DB from Desibel Ajans on Vimeo.

Alışkanlıklarım ve Prensiplerim

Geçtiğimiz günlerde sevgili Simto Alev beni Hakkımda -3- Alışkanlıklarım ve prensiplerim yazısı içinde mimleyerek benim de benzer bir yazı yazmamı istemiş.

Mim: Bloggerlar arasında, bir blog yazarının yazdığı bir yazıda başka bir blog yazarına bağlantı vererek aynı temada bir yazı yazmasını istediği mini bir oyundur.

Aslında benim yazımın girizgahı da onunkinden pek farklı olmayacak, 2007’de kişisel hayatımı, yaptıklarımı yazdığım, kendimle ilgili özeli paylaştığım bir site olarak açtım burayı. 2009’a kadar aktif  şekilde devam ettim ama 2010’da bir karar alarak kendi özelimden öte eğitim aldığım ve çalıştığım sektör üzerine yazmaya özen göstermeye başladım. Açıkcası uzun süredir, alışkanlıklarım ve prensiplerimle ilgili yazı yazmıyorum.

Ama beni tanımak isteyenler varsa öncelikle blogumun Erdal Erdoğdu bölümünü ardından da özellikle yakın arkadaşlarımdan topladığım notları yayınladığım Erdal Erdoğdu Sizin İçin Ne Anlam İfade Ediyor yazımı okuyabilirler.  Ama sevgili Simto’nun hatrına kendimle ilgili bazı ipuçları vereyim size.

  • Ben inançları gereği yaşamaya çalışan biriyim. Elimden geldiği, gücüm yettiğince inandığım din (İslam)’in gereklerini yerine getirmeye çalışırım. İnancım gereği (prensip olarak) alkol kullanmıyor ve alkol markalarıyla çalışmıyorum.  Hatta alkol kullanmıyorum diye arkadaşlarımın beni yadırgamasına da prensip olarak gülüp geçiyor, “bi’ ice tea ısmarla da içek” diyorum. 🙂
  • İlmin Zekatı Onu Paylaşarak Ödenir şeklinde bir bir inancım var, eğer bir bilgi biliyorsanız bunu anlatmakla yükümlüsünüz en azından ben böyle inanıyorum, bu doğrultuda benden zaman hırsızlığı yapmadan bilgim dahilinde bir konuda yardım isteyen herkese yardım etmeye çalışıyor, gelen etkinlik davetlerini takvimim müsait olması halinde prensip gereği geri çevirmiyorum.
  • Sadece çalışma hayatında değil, genel olarak çok kaprisli ve zor biriyim. Benim yaptığım bir işe benden kötü birisinin laf etmesi beni çıldırtabilir, yapıcı eleştriye her zaman açık olmama karşın çamur atmak için laf söyleyeni Allah benim gazabımdan korusun. 🙂
  • Erdal Erdoğdu Sizin İçin Ne Anlam İfade Ediyor yazısını okuduysanız orada “gıcık” kelimesi gözünüze batmış olmalı. Bu kelimeyi bana sadece benim sevdiklerim ve beni sevenler kullanabilirler. Çünkü beni sevdiğine inandığım kişilere tatlı muziplikler, gıcıklıklar yapmaya bayılırım, bu yolla onların bana karşı olan sabır ve muhabbetlerini sınadığıma inanıyorum. Bugüne kadar bana katlanan herkese huzurlarınızda teşekkür ederim.
  • Eğer babamın ya da annemin yanında saygısızlık ediyor, küfrediyorsam, muhalefet oluyorsam, herkesin yanında benzer özelikler sergileyebilirim. Patronum da buna dahil! 🙂
  • Eğer bugüne kadar annemin pişirdiği ve yemediğim yemekler varsa (kapuska vb.) benzer yemekleri kim yaparsa yapsın yemem, annemin onca yıllık hakkı var üzerimde kimse kusura bakmasın.
  • Alışkanlık ya da prensip olmasa da sevdiğim ve içimden geldiği için yemek yaparım. Ama mutfakta çalışırken çok kaprisli olduğum için annem ya da ablam da olsa mümkün oldukça içeriye kimseyi sokmam. 🙂
  • Aileme ve sevdiklerime ayırmam gereken vakitler olduğuna inandığım için prensip gereği (çok önemli ve özel işler olmadıkça) mesai bitiminden sonra ya da hafta sonları kesinlikle çalışmam.

Bu maddeleri uzatabilirim ama sizlerin eline daha fazla koz vermek istemem. =))

Şimdi ben de mimin gereği olarak bu yazımı sevgili mesai arkadaşım Murat Karakaş‘a ve sosyal medyada takip etmekten hoşlandığım, bu konu üzerine yazıp yazmayacağını bilmediğim ama yazarsa memnun olacağım Sevgili Erol Dizdar‘a, yaklaşık 4 sene önce İlmin Zekatı Onu Paylaşarak Ödenir  sözünü hayatıma sokan sevgili Arzu Cihangir‘e ve son olarak İzmir’deyken tanışma fırsatı bulduğum sektör içinde güzel bir yere sahip olduğuna inandığım sevgili Işıl Yılmaz Sümer’e  paslıyorum.

 

Hayata, sağlığa, şükre, aileye dair…

“Sanma ki dert sadece sende var. Sendeki derdi nimet sayanlar da var…”

Bu cümleden öte sözümüz olamaz aslında. Ama son 1 aylık dönemde yaşadığım bazı sağlık sorunlarımdan esinlenerek yine de bir şeyler yazmak istiyorum.

Geçtiğimiz ramazan bayramının 1. günü gecesi rahatsızlandım ve sonrasında geçen 10 günü yatarak, 40 derece ateşle, soğuktan titreyerek, ishalle geçirdim. Anladım ki; sağlık olmayınca bayramın dahi tadı olmazmış, hayatın zevki kalmazmış. Bu da kulağıma kendimce bir küpe oldu; “Hastalık gelmeden önce sıhhatin kıymetini bil”mek, sağlıkla aldığımız her nefesimize, yaşadığımız her güne şükretmek lazımmış.

“Aile başa taç imiş Nur’u Hüdadan…”

Ben yavaştan 30’lu yaşlarına yaklaşmış, son 5-6 yılını aileden uzakta yaşamış biriyim. Kendi başımın çaresine her halükarda bakabilecek yeti ve güce sahip olduğuma inanır ve bu doğrultuda yaşardım ama hastalık gece vurunca ve sabaha değil yataktan kalkmak, yan odalardaki aile fertlerine seslenemeyecek hale geldiğinde tüm inanç ve yetiler kifayetsiz kalıyormuş. Ve yaşınız, boyunuz, posunuz ne olursa olsun gerektiğinde anneniz, ablanız sabaha kadar başınızda bekleyebiliyor, babanız sizi neredeyse sırtına alarak geçenin bilinmeyen saatinde hastaneye götürebiliyormuş.

İşte o zaman gerçekten çok daha iyi anlıyormuşsunuz “ana gibi yar, baba gibi liman olmayacağını.”

Sonrasında; Okumaya devam et “Hayata, sağlığa, şükre, aileye dair…”

Bir Blogsal Sosyal Sorumluluk…

Benim kendimi inandırdığım bazı değerlerim vardır. Onlardan bir tanesi de “insanlara faydalı olmak”tır.

Tabi bu faydanın kapsamı çok geniş; paran varsa paranla, bilgin varsa bilginle, gücün varsa emeğinle vb. insanlara, çevrene, yaşadığınız topluma fayda sağlayabilirsiniz.

Blog yazarlığına başladıktan sonra da sadece blog yazmaktan öte acaba bu kanal üzerinden nasıl bir fayda sağlayabilirim diye düşünmeye başladım.

Bu düşüncelerimin kapsamı da geniş ama geçtiğimiz senelerde aklıma gelen; “Biz blog yazarlarının görevi fazladan laf salatası yapıp, kendi egolarımızı tatmin etmek değil. Bizler içinde bulunduğumuz topluma faydamız olduğu kadar varız veya aynı ölçüde yokuz.”  düşüncemle uygulamaya koyduğum “blogsal sosyal sorumluluk” kampanyası beni hali hazırla mutlu etmeye yetmekte.

Geçtiğimiz iki sene içerisinde yaptığım kampanyaların ne kadar faydalı olduğu konusunda inanın bir bilgim yok ama bu yaptığım şeyin bana verdiği duygu ve düşünce, kendimi, hiçbir şey yapmama düşüncesinden daha iyi hissetmemi sağlıyor.

Bu doğrultuda erdalerdogdu.com ‘un yazarı Erdal Erdoğdu olarak önümüzdeki bir senelik süreçte; blogsal sosyal sorumluluk gereği Kızılay, TOFD, Lösev ‘i destekleme kararı almış bulunmaktayım.

Bu doğrultuda;

1-      Blogumun (gezi ve yemek blogumda dahil) sağ tarafına ilgili kurum ve derneklerin logo ve sms numaralarının bulunduğu bir banner koyuyor olacağım. Okumaya devam et “Bir Blogsal Sosyal Sorumluluk…”

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial