Klasik Medya mı? Sosyal Medya mı? Güç Kimde?

Dün akşam Ahmet Hakan Coşkun, Fatoş Karahasan ve Timur Sırt’ın muhabbetçi olarak katıldığı Klasik Medya mı? Sosyal Medya mı? Güç kimde? etkinliğine katılma fırsatım oldu. İletişim eğitimi almış bir sosyal medya uygulayıcısı olarak konu başlığı gerçekten ilgimi çekti.

İlk soru olarak; ‘5 yıl öncesi ile bugün yapılan gazetecilik arasındaki fark’ soruldu ve çarşı karıştı.

Burada öne çıkan noktalar;

İnternetin bilgiye ulaşmayı kolaylaştırdığı, (özellikle gazete arşivlerine ulaşılabilirliğin kolay oluşu)insanların bilgiyi daha fazla sorgular ve eleştirir hale geldiği, yazdıklarına karşı yazarların sorumluluklarının arttığıydı. (çünkü 5 yıl önce bir yazı yazıldığında görüşler, mektupla, telefonla ya da 3-5 maille bildirilirken bugün anında yazarlara ulaştırılabiliyor oluşuymuş.) Okumaya devam et “Klasik Medya mı? Sosyal Medya mı? Güç Kimde?”

Gazetelerin Sosyal Medya Tirajları

Sabah gazetelerin Aralık ayı aylık tirajlarını incelerken aklıma bir soru takıldı. Acaba gazetelerin sosyal medya tirajları ne durumdaydı. Çünkü satış tirajları hakkında her zaman bir çok söylenti konuşulur, hani şu gazetelerinin kimilerinin bedava dağıtıldığı kimilerinin ise çeşitli satış organlarınca satışının yapılmak istenmemesi gibi, bunlar kimi zaman gerçektir kimi zaman ise asparagas.  Peki ya gazetelerin online taraftaki okunma, takip edilme, paylaşılma oranları nasıl? Çünkü; kendime baktığımda öğrencilik yıllarımın başlarında her gün 3 gazete alırken (zaman, radikal, -taraf,sabah,hürriyet,milliyet/1- ) son 2 yıl içerinde her sabah 10-12 gazeteyi hızlıca göz atıyorum sadece istediğim ya da gezinirken ilgimi çeken yeleri okuyordum, okumaktan öte bunu paylaşıyorum.

 

Aylık Çoğul Ziyaretçi Sayısına Göre

  1. Hürriyet Gazetesi       78 M.
  2. Milliyet Gazetesi         73 M.
  3. Gazete Vatan             43 M.
  4. Haber Türk Gazetesi   35 M.
  5. Sabah Gazetesi          25 M.
  6. Fanatik Gazetesi         16 M.
  7. Posta Gazetesi           7.8 M.
  8. Zaman Gazetesi         6.3 M.
  9. Radikal Gazetesi         6.3 M.
  10. Akşam Gazetesi          5.2 M.

Okumaya devam et “Gazetelerin Sosyal Medya Tirajları”

Bir Gazetecilik Hatası!

Bu sabah kahvaltı yaparken bir arkadaşımız elinde Haber Türk gazetesi ile geldi ve arkadaşlar manşeti gördünüz mü dedi! Keşke görmeseydik! Keşke Haber Türk böyle bir manşeti atmasa, böyle bir fotoğrafı manşet haberine eklemeseydi!

Kadına şiddet ülkemizin kanayan yarası. Çözülemeyen toplumsal bir sorun belki uzun yıllarda çözülemeyecek. Basının bu konuya yer vermesi sahip olduğu kitle iletişim gücü açısından çok ama çok önemli ama bu şekilde değil ya da kesinlikle bu fotoğrafla değil. Ben ilk gördüğümde başımdan kaynar sular döküldü sanki, beni geçiyorum ama geçemeyeceğim kişiler var; peki ya çocuklarımız görse bu fotoğrafı, peki ya geleceğin kadınları diyeceğimiz genç kızlarımız görse/okusa bu haberi onlarda nasıl bir izlenim/etki/intiba bırakacak diye düşünüldü mü acaba?

Ben böyle usta isimlere sahip bir gazetenin bizlerin hata olarak gördüğü ve ileride gazetecilik derslerinde örnek olarak gösterilecek bu haberi yaparken bizim hissettiklerimizin/düşündüklerimizin dışında bir amacı olduğuna inanmak istiyorum ama gazeteyi ilk gördüğümdeki duygularım buna engel oluyor!

Belirtmeliyim ki; belirsiz bir zaman sonra çıkıp ‘işte biz gazete olarak toplumsal bir sorun olan kadına şiddete dikkat çekmek istedik’ gibi bir açıklama beni güldürecektir açıkcası.

Ama yine tüm saf halimle düşünmek istiyorum ki; umarım bu olayın arkasında gazeteyi kitleler tarafından konuşulur hale getirmek yoktur çünkü şu an sosyal medya üzerinde paylaşılanlara göre (her ne kadar 2 gün sonra unutacak olsak bile) Haber Türk’ün başı bir müddet ağıracak gibi ve umuyorum ki beklenilenden de fazla ağırır!

 

Gündem Bombardımanı!

Geçmişe doğru bir medya incelemesi yapsak gazete küpürlerini gün gün, hafta hafta, ay ay toplasak mesela nasıl olur?  

Haberlerin ne kadar sıklıkla değiştiğini görür müyüz? Hani şu gazetelerin ilk sayfalarındaki büyük puntolarla yazılan haberlerden bahsediyorum ama!

Hükümette kriz olmuştur, askerin sabrı kalmamıştır, bir futbolcu bir maçta 5 gol atmıştır, ekonominin önde gelen patronları sağa sola demeçler vermiştir, başbakan Amerika başkanıyla görüşmüştür, orta doğuda siyasi kriz olmuştur, bankalar fona devredilmiştir, dolar dibe vurmuş altın tavan yapmıştır vesaire.

Muhakkak ‘bilgi toplumu’ olmanın bir sonucudur bu ve insanların haber alma özgürlüğü hakları vardır.

Ama insanlara bu hakları hakkıyla kullandırılıyor mu diye bir soru var aklımda.

Son 2-3 aya bakıyorum.

          Seçimler oldu, Ak Parti 3. kez tek başına iktidara geldi, bu siyasi zafer 2 gün konuşulmadan;

          Yemin krizi patlak verdi, sorun güya hala devam ediyorken,

          Futbolda şike soruşturmaları başladı, Fenerbahçe kahvede 3 kere küme düşürüldü, şampiyonluk Galatasaray’a verildi, bu sorun gündemi meşgul ederken, maksat dekoder satılsın diye haberler sardı dört bir yanımızı, Okumaya devam et “Gündem Bombardımanı!”

Çatlayan ar damarlarımızdan biri olarak Haydar Dümen

Yav geçen gün oda arkadaşlarmdan biri gidip Posta gazetesi almış, derken bütün katın muhabbeti fenomen gazete yazarımız, güya(!) doktor, bana göre teneşir paklayasıca biri olan Haydar Dümen’e geldi. O ne rezalet bi bölümdür, arkadaşlarımdan duyardım ama inanın okuduğumu hiç hatırlamıyorum, o adamı, ama bu kadar muhabebti olunca gayri ihtiyari merak edip okudum bende. Bildiğiniz midem bulandı. Böyle bi toplumsal genleşme olamaz, orada yazılan ve yazan kişiler gerçek olamaz. Muhakak sağlık konusunda bir şey demiyorum, böyle bölümler var, psikoloğu var, üroloji uzmanı var onlara saygımız tam. Ama azıcık aklı başında bir insan oğlunun, haydar amca acaba kızlığım bozuldu mu, haydar dayı benimkisi çok küçük nasıl büyültebilirim, ben 17 yasında bi erkeğim kızlardan değil erkeklerden hoşlanıyorum acaba gay’miyim, sürekli porno film izliyorum, günüm banyoda geçiyor, ne yapmalıyım,  gibi sorular sorabileceğine inanamıyorum. Tamam bu adamcağız doktor olabilir, ama böyle bi gayriahlaki tavırlar üzerinden bu konulara girmesi, ne basın özgürlüğü ne de insanların sağlıkları için önemli bi şey. Benim gözümden rezaletten, basitlikten, toplumsal genleşmeden başla bir şey değil. İnsanlar böyle şeyleri değil gazeteye köşeye yazıp buradan umut beklemek, muaynanede doktorla baş başayken bile kısık sesle söyleyebilir anca. Ve bu gazete Türkiye’de en çok satan gazeteler içindeymiş, tabi benim oda arkadaşım bile bi üniversite öğrencisi olarak alıyorsa, ben daha ne diyeyim ki? Kaç gündür yazacağım bunu ama inanın midemin bulantısı daha yeni geçti. Yav, bu ülkede Haluk Şahin, Mahmut Övür, Ekrem Dumanlı, Eser Karakaş, Ahmet Alan, Mehmet Altan, Engin Ardınç,Elif Şafak, Ferhat Kentel, Taha Akyol, Güneri Civaoğlu vb vb vb gibi yazarlar okunmazken (merak etmeyin ben hergün hepsini okuyorum), bu adamın okunması beni rahatsız etti. Yani buradan anlaşılacak durum bizim en büyük derdimiz, ekonomi, eğitim, siyaset, gelecek filan değil düpedüz kasıklarımızın arasıymış(!) Bu da benim delirdiğim andır….

ve bu yazımla birlikte blogumda olmayan rezalet kategorimi de malesef hizmete açmış bulunuyorum.

Başörtülü oy da vermesin!

Bu gün gazetelerden kösemizin konuğu yukardaki başlıkla yazısını yayınlayan Murat Birsel. Bence okunulası bir yazı, ama siz bu konu da ne dersiniz inanın merak ediyorum???

……

Biz kendi aramızda ne zaman beraberce mutlu olacağız acaba? Galiba ilk yapılacak iş birimizin mutluluğunu diğerinin mutsuzluğu olarak tanımlamaktan vazgeçmek!

Gerçekten ben anlamakta güçlük çekiyorum, dağdaki teröriste af üzerine çalışıyoruz, Kürt kimliğini kabul etmeye çeyrek kaldı, Ermeni sınırını açmak üzereyiz, Obama geldiğinden beri Amerikalıları daha çok seviyoruz, bu topraklarda herkes daha mutlu olsun diye TRT Şeş diye ayrı televizyon kurduk, sırada Ermenice, Arapça yayınlar var…

Bütün bu insanları kazanmak istiyoruz, dostluk ve kardeşlik mesajı veriyoruz…

Sandık başında başörtülüye tahammül edemiyoruz!

Ne yapmalı?

Yoksa bir TRT Türban mı kursak?!

Okumaya devam et “Başörtülü oy da vermesin!”

Ortancalar ve ölüm

Dünyanın en güzel yarımadalarından birine bakıyorum.

 

Bizans’ın erguvan harmaniyesiyle Osmanlı’nın sorguçlu kavuğunun izlerini taşıyan, kalın minarelerine rağmen hâlâ gür sakallı bir Bizans papazını andıran Ayasofya ile altı zarif minaresini incecik parmaklar gibi gökyüzüne uzatmış Sultanahmet’i kucağında barındıran, sahile kadar inen yeşil gölgelikli bahçesiyle koca bir tarihin sırlarını duvarlarının arasında saklayan Topkapı Sarayı’na asırlardır ev sahipliği yapan, iki imparatorluğun başkentliğini üstlenmiş bu muhteşem yarımada, hayatın hem geçiciliğini hem güzelliğini her gün bir daha anlatıyor bana.

 

Zakkum ağaçlarının, akasyaların, çıtır güllerin, ortancaların arasından geçerek geliyorum buraya.

Her sabah şükredilecek bir armağan gibi başlıyor hayat.
Sonra bu güzelliğin içinde insanlar kıpırdıyor.
Bu kıpırtıların çok azı eldeki güzelliğe bir şeyler katıyor, çoğu karanlık lekelerle kirletiyor bize verileni.
Bombalar patlıyor, cinayetler işleniyor, zehirli planlar yapılıyor.
Hep ölmek ve öldürmek üzerine bu planlar.
Geçenlerde, yoksul bir mahallede patlatılan bombalar on yedi kişinin ölümüne neden olmuştu.
Küçücük bebekler vardı ölenlerin arasında.
Bu alçaklığı PKK’nın yaptığı söylenmişti.
PKK hemen yalanlamıştı bunu.
Masumların ölümünü üstlenmemişti.
Bu alçaklığın altında kendi imzasının bulunmadığını defalarca tekrarlamıştı.
Dün İçişleri Bakanı, katillerin yakalandığını ve yakalananların “bölücü terör örgütü” dediği PKK’nın üyeleri olduğunu söyledi.
Bakan, ellerinde kuvvetli kanıtlar olduğunu da vurguladı.
Ben, resmî açıklamaların doğruluğunu derhal kabul edenlerden değilim ama bir bakan bu kadar iddialı konuşuyorsa, söylediklerinin yalan çıkması halinde bunun bedelinin ağır olacağını, halkın öfkeleneceğini de bilir.
Eğer katiller gerçekten PKK’lıysa… Okumaya devam et “Ortancalar ve ölüm”

Anadolu’ya anlatın da göreyim…

Gazetelerden kategorimizin bugün ki konuğu Taraf Gazetesi yazarlarından Ahmet Altan.Ahmet Bey’in bugün yazdığı yazıyı gerçekten büyük bir zevkle okudum.Bir çok kişiye ders olabilecek bir yazı yazarak ve saygılarımızı hakketmiştir kendisi.Ben yazıda kısa olarak kendimi buldum çünkü bu yazıda ki birçok şeyi çok farklı mekanlarda çok farklı insanlara bıkmadan usanmadan defalarca söyledim ama onlar beni pek anlayamadılar ama herhal Ahmet Altan onlar için iyi bir isimdir.

….

Osmanlı gibi Cumhuriyet de Anadolu’yu yok saydığı, onu hiçbir zaman siyasi denklemlerin içine yerleştirmediği için şimdi Ankara’nın darbecileri neler olup bittiğini bir türlü kavrayamıyorlar.
Türkiye’yi hâlâ Ankara’yla İstanbul’dan ibaret sanan stratejileri çöküyor.
Ordunun verdiği 27 Nisan muhtırası Anadolu’dan döndü.
Yargının hukuku pervasızca çiğnemesinin cevabı da, göreceksiniz Anadolu’dan gelecek.
Zaten bizim sürmanşette de okuyacağınız gibi Anadolu öfke dolu biçimde açıkça kendi tavrını gösteriyor.
Ordu da, yargı da Türkiye’yi dünyadan koparmaya yönelik her hamlesinde Anadolu’yu karşısında bulacak.
Mesele türban meselesi değil.
Mesele AKP de değil.
Mesele, Anadolu’nun Osmanlıdan bu yana devam eden dengeleri değiştirecek bir güce erişmiş olması.
(benim yorumum : anadolu gencinin elleri artık eskisi gibi,toprak kokmuyor,artık yüzleri güneş yanığı değil,sadece askerlik için köyden çıkmalar artık çok eskilerde kaldı,artık yurdun tüm üniversiteleri anadolunun bağrından kopup gelen mühendis,doktor,öğretmen adayları ile kaynıyor, ama karşıt zihniyet hala benim emirganda ki,bebekte ki oyumla adanada ki bitliste ki oy bir mi diye düşünme gereksizliğini yapıyor) Okumaya devam et “Anadolu’ya anlatın da göreyim…”

AK Parti, Güneydoğu ve oligarşik despotizm

Bugün gazeteleri karıstırırken uzun süredir okumadığım güzellikte bir yazı okudum.Yazının yazarı ülkemizin çok iyi tanıdığı isimlerden biri olan Hasan Celal Güzel. Umarım ki içinizde bu ismi ilk kez duyan yoktur. Hasan Bey bu ülke siyasetini ilkiklerine kadar yaşamış ve bu olayı en iyi özümsemiş biridir.Hasan Bey’in bugün radikal gazetesin de yazdığı yazının başlıgı benim bu başlıga attığım başllık.yazı üzerinde hiçbir oynama yapmadan olduğu gibi buraya copy paste denilen olayı gerekleştirerek ekliyorum…Eğer gazetede bu yazıyı okumadıysanız buradan okumasınızı şiddetle tavsiye ederim.Çünkü ögrenilecek çok güzel kelimeleri bir araya getirmiş sevgili yazar..lafı uzatmadan yazıyı sizlerle paylaşayım:

İçinden kıs kıs gülerek ‘Canım, hukuk var; hukukun sonucunu bekleyelim’ diyenlerin dışında, Türkiye’de, hattâ dünyanın her yerinde, AK Parti’nin kapatılma dâvası, bir hukuk meselesi olarak değil, iktidar mücadelesi olarak görülüyor. Ağzınızla kuş tutsanız, yedi ay önce oyların yarısını alarak parlamentonun beşte üçlük (yüzde 62’lik) çoğunluğunu elde etmiş ve tek başına iktidara gelmiş bir siyasî partinin kapatılmak istenmesini, birazcık demokrasi terbiyesi olan kimseciklere anlatamazsınız. Azınlığın çoğunluğa tahakkümünü, ‘çoğunlukçuluk’ gibi yeni terimler icat ederek meşrulaştırmaya çalışmak, dünyanın yuvarlak olmadığını, iki kere ikinin dört olmadığını iddia etmek gibi bir şeydir.
Ortada, oligarşik despotizmin lâikliği bahane ederek yargı üzerinden yürüttüğü bir ‘iktidar kavgası’ vardır. Milletimiz bu kavgayı, 27 Mayıs’tan beri yaşıyor ve mahiyetini de çok iyi biliyor.
* * *

Türkiye’deki jakoben oligarşinin âdeta bir vehim ve paranoya hâline getirdiği iki senaryo vardır:
Birinci Senaryo’ya göre, câhil halkın(!) seçtiği iktidardaki çoğunluk, Cumhuriyet’in lâiklik ilkesini aşındıracak ve Türkiye’yi din devleti hâline dönüştürüp ‘çağdaş yaşamı’ ve demokrasiyi ortadan kaldıracaktır. Öyleyse, demokrasiyi kaldıracak olanlara demokratik hakların tanınması yanlıştır (Türk jakobenizminin ana tezi).
İkinci Senaryo’ya göre, Türkiye’yi parçalamak isteyen dış güçlerin müdahalesi, iktidardaki popülist(!) politikacıların tavizleriyle ve ayrılıkçı-ırkçı Kürtçü hareketler neticesinde Türkiye bölünecektir. AB süreci de bu bölünmeye hizmet etmektedir.
Türkiye’deki demokrasiyi içine sindirememiş oligarşik despotizmin dayatma gerekçesinin arkasında bu iki kuruntu yatmaktadır.
AK Parti İktidarı bakımından bu senaryolar incelendiğinde her ikisinin de vârit olmadığı görülür. Her ülkede görülebilecek çok az sayıdaki marjinal gruplar dışında, Türkiye’de din devleti kurulması talebinde bulunan yoktur. Esasen, Osmanlı Dönemi’nden beri bilâkis modernleşme eğilimi ağır basmaktadır. AK Parti’nin beşbuçuk yıllık iktidarı süresince de, hızlı bir demokratikleşme ve modernleşme programının uygulandığı görülmektedir.
Diğer taraftan, Türkiye’nin bölünmesi ve haritasının değiştirilmesi, Batı’nın hep gündeminde olmuştur. Terör örgütünün güdümündeki siyasî Kürtçülük hareketinin nihaî hedefinin, Türkiye’nin bölünmesi olduğu da doğrudur. Lâkin, merhum Özal’dan sonra Başbakan Erdoğan ve AK Parti Hükûmetleri, -bazı hatâlar haricinde- uyguladıkları doğru politikalarla, Güneydoğu sorununun çözümünde başarılı bir merhaleye ulaşabilmişlerdir.
* * *
Irkçı-bölücü Kürtçülerin siyasî temsilcisi olan DEHAP, 2002 Genel Seçimlerinde, toplam oyların yüzde 6,14’ü oranında 1.933.680 oy almıştır. Buna mukabil, 22 Temmuz 2007 Genel Seçimlerinde, bağımsız adaylarla seçime giren DTP’nin aldığı oylar yarıya inmiştir. Şöyle ki, 2007’de bütün bağımsızların toplam oyu yüzde 5,32 oranındadır ve 1.864.971’dir. Bu miktarın içerisinde, Muhsin Yazıcıoğlu, Mesut Yılmaz, Ufuk Uras ve diğer DTP’li olmayan bağımsızların önemli miktardaki oyları da vardır. Çeşitli tahminlere ve hesaplamalara göre, DTP oylarının 1.100.000 ile 1.200.000 civarında olduğu, bunun da yüzde 3-3.5’luk bir orana tekabül ettiği anlaşılmaktadır.
Ayrıca, PKK mihverindeki siyasî partilerin kalesi sayılan birçok seçim çevresinde AK Parti’nin öne çıktığı görülmektedir.
Bu durum, AK Parti İktidarı’nın Güneydoğu meselesinin çözümünde önemli mesafeler katettiğini göstermektedir. Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünden, devletin üniter yapısından taviz verilmeden bu noktaya ulaşılması, Türkiye bakımından memnuniyet verici bir vakıadır.
Hâl böyleyken, AK Parti’nin kapatılmak istenmesi, oligarşik despotizmin içine düştüğü korkunç bir çelişkidir. Bu takdirde, sözümona devletin bütünlüğü için demokrasiyi feda etmeye kalkışanlar, aslında bindikleri dalı kesmektedirler.
* * *
Şu tarihî gerçeği hiç unutmamalıyız: İttihatçılar da hiç şüphesiz vatansever idiler. Fakat bu vatanseverlikleri, 1909 ile 1914 arasındaki 5 yıllık bir dönemde, koskoca İmparatorluğu dağıtmalarını engelleyemedi. Şimdi bizim Yeni İttihatçılar, jakoben oligarşik despotlar da, ‘Cumhuriyet, lâiklik’ diye diye, halâskarane, vatanperverane çığlıklar atarak Türkiye’ye en büyük zararı verdiklerinin farkında değiller…
AK Parti’nin kapatılması, Türkiye’de en fazla bölücü-ırkçı Kürtçülerin işine yarayacaktır.

HASAN CELAL GÜZEL

yazının kaynagı…

Hasan Celal Güzel’i tanımayan ve kim olduğunu öğrenmek isteyeniniz varsa da burdan o nun hakkında çeşitli bilgilere ulaşabilirsiniz…

Bu yazı için sevgili yazarımıza saygı ve selamlarımı sunar çok ama çok teşekkür ederim.