İzmir Ekonomi Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümü

Başlığımızın asıl açılımı İzmir Ekonomi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler  ve Reklamcılık Bölümü olmalı. Benim üniversite hayatım biraz uzun oldu. Çünkü İzmir Ekonomi Üniversitesi öncesinde önlisans olarak Trakya Üniversitesi (şimdi Namık Kemal) Çerkezköy Meslek Yüksek Okulunda Halkla İlişkiler okudum sonrasında Dikey Geçiş Sınavı ile İzmir’e gidince totalde 6 yıl üniversite okudum. Çoğu kişi bunu duyunca Tıp okusaydın ya bari bir işe yarardı diyor ama ben okuduğum okullardan ve bölümden çok memnunum. Türkiye’de özel ya da vakıf üniversitesi diyeceğimiz üniversitelerin çoğunun öyle köklü tarihleri, oturmuş düzenleri yok ve İzmir Ekonomi Üniversitesi de bunlardan bir tanesi ama önemli olan bunun farkında olup gerek eğitim sistemine gerekse öğrencilere gerekli yatırımları yapabilmekte. Ben burada okuduğum 1 yıl hazırlık 3 yıl lisans eğitimim boyunca bunu gördüm. Her yıl mezun olan arkadaşlar bir sonraki sene okuyan arkadaşları kıskanıyordu açıkçası. Bense bunla nacizane övünebilen biriyim, umuyorum ki İzmir Ekonomi Üniversitesi ve Halkla İlişkiler Reklamcılık Bölümü ileride daha iyi yerlere gelir ve bizde hiç çekinmeden burada okuduk diye göğsümüzü kabarta kabarta gezeriz.

Ben 3 yıl lisans eğitim boyunca aşağıdaki dersleri yanlarında ismi yazan hocalardan aldım;

İntibak Sınıfında

MMC 101 İletişime Giriş  –  Nuran Erol Işık

MMC 220 İletişim Kuramları – Gökçen Karanfil

BA 230 Pazarlama İletişimi – Ebru Uzunoğlu

IUE 100 Akademik ve Sosyal Oryantasyon

SPN 101 İspanyolca I  – Aslıhan Ağdanlı

PRA 202 Kişilerarası İletişim – Nilüfer Pembecioğlu

PRA 206 Halkla İlişkilerin İlkeleri  – Selin Türkel

PRA 204 Reklamcılığın İlkeleri  – Sema Misçi

MMC 102 İletişim Tarihi – Aysun Akan

SPN 102 İspanyolca II – Nigel Ashley

İntibak sınıfı benim için zor oldu, bölüm hakkında mevcut bir bilgi bikrimim vardı ama ben hepsini Türkçe olarak biliyordum ama okulun eğitim dili İngilizceydi. Buna artı olarak İngilizce hazırlık sınıfı okumama rağmen 1. ve 2. Sınıfın dersleri bir arada almam ve 1. sınıftaki tüm derslerin hepsini almamış oluşum beni zorladı açıkçası. Ama yine de tüm derslerden başarılı oldum.

Okumaya devam et “İzmir Ekonomi Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümü”

Dile kolay 4 yıl…

Ama merak etmeyin çok kısaca özetleyeceğim!

9 Eylül 2007’de İzmir’e ayak bastığımda düzenlenen Kurtuluş Günü etkinlikleri bile buraya gelme isteksizliğimi geçirememişti. Onu takip eden 2 yılda da bu isteksizliğim ve bir an önce İzmir’den kurtulma çabalarım, yalanım yok ki devam etti, sınavlara girdim, yatay geçişlere başvurdum, geçirdiğim hastalıkları bahane ettim ama nafile, olmuyordu ve İzmir her geçen gün beni kendine usulca bağlıyordu sanki…

Önce hazırlık okuyacaksın dediler, okudum. 4 yıl boyunca beni her gördüklerinde selam veren hal hatır soran arkadaşlarım oldu.

Sonra sıra intibak sınıfına gelmişti, orayı okurken hem şu an ki 3. sınıflarla hem kendi sınıf arkadaşrımla hem şu an mezun olmuş birçok arkadaşla tanıştım ama sanki çok sevilmemiştim ve bence İzmir’deyken gitmeliydim.

Diğer yandan İzmir Blog Yazarlarına katıldım, orada güzel insanlarla tanıştım. Ama İstanbul’da daha iyileri vardı, İzmir’den gitmeliydim.

Yurttaki arkadaşlarımı zaten anlatmıyorum, onlar arkadaştı kardeş oldular İzmir’de uyandığım her günde bana güven kattılar. Ama onlarla muhabbetim zaten devam ederdi, ben yine de İzmir’den gitmeliydim.

İşte böyle garip duygular besliyordum. Sonra bazı uğraşlarımın boşuna olduğunu anladığım gün, Erdal; İzmir’de yiyecek ekmeğin görecek günlerin var dedim ve hayatın tadı o anda başladı. Ve öyle lezzetli geldi ki!

Okuldaki arkadaşlarımla ve hocalarımla 2010 medya gezisinde 3. sınıftayken sanki yeniden tanışıyordum belki İstanbul halime acıyıp onların beni arasına almasını istiyordu.

Blog Yazarlarından tanıştığım arkadaşlarımla yaptığımız buluşmalar, başlangıcı garip olsa da organize etmeye başladığımız Likemind İzmir Buluşmaları’na gelen güzel yorumlar, beni İzmir’e bağladı.

İzmir; şehirdi yaşam oldu, arkadaştı dost oldu… Okumaya devam et “Dile kolay 4 yıl…”

Sevgi ve merhametin asıl sahiplerinin günü kutlu olsun

Anneniz hayattayken bile benim gibi 6 yılınızı gurbette öğrenci olarak geçirirseniz annesizliğin eksikliğini tüm hücrelerinizde yaşamanın acı bir yolunu bulmuşsunuz demektir. Yaşınız ne olursa olsun, cinsiyetiniz ne olursa olsun, bir annenin varlığını, yakınlığını, sıcaklığını, merhametini, sevgisini, onun verdiği huzuru ve samimiyeti yaşamak her insan için özel ve güzel olsa gerek. Böyle bir değere sahip olmak en azından benim için böylesine özel ve güzel, her ne kadar ondan uzak olsam da!

Babam her yerde anlatır; ‘Neredeyse 60 yaşına geldim ama her seyahate çıktığımda eğer uçaktaysam telefonum kapalıysa ilk açtığımda, yoldaysam gideceğim yere ulaştığımda ilk annem arar, sorar’ diye.

Bende 25. yaşım içindeyim iki gün olmasın ki annem ya da ablam arayıp halimi hatırımı sormasın, eğer bir sıkıntım olmasın ki annem ya da ablam hissedip hemen arayıp oğlum bir şeyin mi var diye sormasın. Sıkıntımı olduğumu hissettiğinde telefonda sesine gözyaşları karışmasın.

25. yaşımın içindeyim; eve her gittiğimde annemin dizine yatıp saçlarımı okşatmayayım, eve her girdiğimde ilk onun elini öpmeyeyim. İnşallah bu sevgim ve saygımla ömrümüz devam eder.

‘Artık, inşallah ömrümüz yettiğince bu ayrı geçirdiğimiz son anneler günü olacak…’ diye bir not düştüm bu sene gönderdiğim çiçeklere ve inşallah gerçekten de öyle olur.

Annelik duygusu çok farklı ve özel olsa gerek, biz babalığı öğreniyoruz ama kadınlar bu özelliği hep içlerinde taşıyorlar ve bu yüzden ‘cennet anaların ayakları altına seriliyor’.

Hayatımdaki tüm annelerin; Annemin, Ablamın, Babaannemin, Ananemin,  Halamın, Yengelerimin, Kuzenlerimin, Hocalarımın, Tanıdıklarımın ve onlarla birlikte ileride çok iyi birer anne olacaklarına inandığım çevremdeki tüm arkadaşlarımın anneler gününü en içten duygularımla kutlarım. Sevgi ve merhametin asıl sahiplerinin günü kutlu olsun…

Resim.

Onlar da çocuktu!

Bundan yaklaşık 12-15 yıl önce amcam tarafından bana hediye edilen bir kitabın adıydı; Onlar da çocuktu!

Bu kitap amcama da 1974 yılında hediye edilmiş. Kitabın benim o önemli gelişim dönemimdeki yeri ayrıdır ve çok değerlidir. Bu kitabı tüm gençlerin yaşı ne olursa olsun okuması gerektiğine inanıyorum. Çünkü benim gibi birçok gencin şu an için kendilerine olan güvenlerinin az olduğunu ve her geçen gün biraz daha umutsuzlaştıklarını görüyorum. Sanki tüm köşeler kapatılmış, asla ama asla sistemlerin çarkları içinde kendilerine yer bulamayacaklarmış gibi!

Ben umutsuzluğa inanmıyorum. Biz kendi geleceğimizi kendimiz oluştururuz. Kendimize yaptığımız her yatırım geleceğimiz için oluşturduğumuz bina için çaktığımız birer çividir ve gelecek bizimdir, bizim olacaktır.    Bu kitabın içinde dünya tarihine damgasını vurmuş ve bugüne kadar milyarlarca insan için rol model alınmış değerli insanların hayat ve başarı öyküleri var. Edison’dan Louis Pasteur’a, Mustafa Kemal Atatürk’ten Benjamin Franklin’e, Sebastian Bach’tan Charles Gounod’a, Florance Nigthtingale’den Evliya Çelebi’ye kadar onlarca değerli insanın hayat ve başarı öyküleri. Aslında dünya tarihine kendi isimlerine yazan bu değerli insanlar o muhteşem zirvelerine öyle güllü ballı börekli keyifli yollardan gitmemişler. Çok çalışmışlar, çok emek harcamışlar. İşte unutulmaması gereken noktalarda burada ortaya çıkıyor aslında; onlar da çocuktu, gençti, haylazdı, kimilerine göre işe yaramazlardı, belki de sırıl sıklam aşıklardı. Ama idealleri vardı ve onlar için çalıştılar, emek harcadılar, kimileri uğruna öldüler ama başarılı oldular. Artık başarılı olma sırası bizlerde kanımca. Çalışma sırası bizlerde, emek harcama sırası bizlerde. Günümüzün popüler deyimiyle ‘marka olma’ sırası bizlerde arkadaşlar. O yüzden emek harcamaktan kaçmayalım, çalışmaktan, üretmekten vazgeçmeyelim.

Şimdi Sevgili Ömer Ekinci’nin hazırladığı ’18 Yaşında Marka Olmak’ sunumu geldi aklıma bu vesileyle onu da sizlerle paylaşayım. Umuyorum hem bu kitap hem de sunum benim işime yaradığı gibi siz arkadaşlarımın da işine yarar.

Bireysel Gönüllülüğe Çağrı

Arkadaşlar Selamlar;

Artık buraları iyice boşlar oldum farkındayım ama siz yinede kusuruma bakmayıverin olur mu?

Bugün size toplumsal açıdan önemli olduğuna inandığım bir durumdan bahsetmeye çalışacağım ve sonunda da sizleri yazımın başlığında da okuduğunuz üzere ‘bireysel gönüllüğe’ davet edeceğim. Umarım davetime icabet edersiniz!

Üniversitede bir dersimiz kapsamında Sivil Toplum Kuruluşlarının (STK)  iletişim eksikleri üzerine bazı çalışmalar yürütüyoruz. Ben her zaman demişimdir, bakkal olmadan, unun kilosu kaça mal olur sonra kaçtan satılır bilemezsin diye bir cümle kurarım. Bu çalışmalarımızda da durum aynen böyle oldu. Biz STK’ların iletişim sorunlarını üzerine çalışırken, aslında işin özünde başka ne sorunlar varmış, bu kuruşlar ya da dernekler nasıl çalışırmış biraz da onu görme şansımız oldu. İşin özünde, bizlerin tahmin ettiği üzere öyle ahamlı şahamlı işler dönmüyor. Bu kuruluşlar ya da dernekler kılı kırk yararak faaliyet vermeye çalışıyorlar. Kimisi gönüllü bağışçı bulmaya çalışıyor, kimisi ofis malzemeleri için destekleyici, kimisi kitap seslendiricisi, kimisi özürlü aracı, kimi ise mesajlarını başkalarına ulaştıracak halktan iletişimciler vb. arıyor.

Aslında bizler gönlü geniş bir toplumuz, biz gerektiği zaman gerek hizmetimizi gerek malımızı ortaya koymaktan çekinmeyiz. Burada size vatan millet Sakarya, bizler Osmanlı’nın torunlarıyız edebiyatı yapmayacağım ama bugün kurumsal sosyal sorumluluk diye ya da sosyal sorumluluk kampanyaları diye ortalıkta dolanan kampanyaların doğuş yerinin iletişim tarihçilerinin belirttiği üzere ABD olduğundan çok bizim topraklarımız olduğuna inanıyorum ki kesinlikle öyle. Temel inanç sistemimizde ki fitre, zekat, hayır kavramları, tarihimizde kurulmuş olan binlerce gönüllü dernek bunun en güzel örnekleri. Ki çok değil bu sene içinde kendisinden kilometrelerce uzakta olan bir millete yardım götürürken cinayete kurban gitmiş mensupları bulunan bir milletiz. Okumaya devam et “Bireysel Gönüllülüğe Çağrı”

Karşılıklı olarak saygı duymak lazım bazen

Selamlar; 

Yaz mevsiminin ortalarını geride bıraktık sayılır. Bu sene Ağustos’ta Ramazan Ayının gelecek olmasından dolayı birçok kişi yıllık izinlerini Haziran ve Temmuz ayında kullanmış olduğuna inanıyorum. Çünkü İstanbul bu zaman zarfında biraz boş gibi geldi bana, trafik rahattı, otobüsler daha boştu. Ama son günlerde yine eski yoğunluk geri dönmeye başladı. Bununla birlikte bazı sorunlarda yeniden baş göstermeye başladı. Tahammülsüzlük, saygısızlık benim gözümde en önde gelen iki problem.

İnsanlar birbirlerine tahammül edemiyorlar, insanlar birbirlerine saygı göstermiyorlar.

Son iki günde otobüslerde karşı karşıya geldiğim iki benzer durumu size aktarmak istiyorum. 

a)      Kadıköy’den – Ümraniye’ye akşam 20.00 civarında 14 numaralı otobüs ile yolculuk ediyorum. Otobüs kalabalık, biz Kadıköy ilk duraktan bindiğimiz için oturuyoruz. Herkes yorgun, bitkin durumda. Bir amca ile 25 yaşlarında bir bayan bağrışmaya başladılar. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışırken, duyulan onca saygısızca kelime. Sonradan öğrendik, meğersem kızın ayakkabısı adamın paçasına sürtmüş. Bey amca bunun üstüne sinirlenmiş. Bas bas bağırmış, onca hakaret etmiş. Hatta kızı yaşında birine el kaldırmış. Ya da kız babası yaşında adamın ne salaklığını ne geri zekalığını bırakmış. 

b)      Sonrasında bu sabah 08.00’da 15B numaralı otobüs ile Ümraniye’den – Üsküdar’a iş yerime gidiyordum. Otobüs yine tıklım tıklım, neredeyse insanlar iki kat olmuş durumda. Yine bağrışmalar başladı. Bu sefer iki ağabey, gayet saygısız şekilde birbirlerinin zekalarından hangisinin geride olduğunu tartışıyorlardı. Otobüste genci var yaşlısı var, kadını var erkeği var ve bu tutumlar ne kadar hoş değil mi?(!!!) Sonrasında öğrendik meğersem ağabeylerden biri diğerine çok yaklaşmış, birinin çantası diğerinin bacağına çarparak rahatsız ediyormuş. Bunu için kavga etmişler… 

Neden bu tahammülsüzlük? Neden bu birbirimize karşı olan saygısızlığımız?

Ayağım paçana çarpabilir ya da çantam bacağına değebilir, bunun karşılığı kavga etmek midir?

Neden birbirimize sabredemiyoruz? Neyin stresini birbirimizden çıkarmaya çalışıyoruz?

Bundan önce iletişim kurarken empati kurmanın önemine yönelik bir yazı yazmıştım. Evet, bence burada ki ana cümle ‘empati kurmak’ olmalı. Kendimizi başkasının yerine koymayı öğrenebilmeliyiz. Evet herkes akşam saat 20.00 da işten dönüyor, sabah 08.00 da işe gidiyor olabilir, yemek yememiştir, iyi uyuyamamıştır, patronuna ya da eşine canı sıkılmıştır vesaire. Sebep ne olursa olsun, biz en önemli değerimiz olan ‘insan olma’ özelliğimizi unutmamalı, barış, sevgi, empati üçgeninde birbirimize saygı duyarak mutlu ve huzurlu olarak yaşamaya çalışmalıyız.

Saygı ve selamlarımla

Görsel kaynak: http://www.mailce.com/empati-nedir.html

Ekmeğini hak ederek kazanmak

Vesselam ne güzel bir duygudur değil mi?

Hani derler ya; ‘yüzünün akıyla, alnının teriyle’, ‘haramıyla, hak etmediğinle değil; helaliyle, son lokmasına kadar hak ederek’ diye. 

Dün bir olay yaşadım, uzun süredir böyle etkilendiğimi bilmem. Velhasıl sizinle de paylaşmak istedim.

Üsküdar sahilde Salacak’tan merkeze doğru yürüyordum. İnşaat alanının orada bir mendil satıcı ile karşılaştım. 

15 – 16 yaşlarında bir erkek evladı.

2 eli çolak ve tek ayağı topal.

Zor zar konuşuyor.

Yanından geçen ya da dükkanlardaki insanlara mendil uzatıyor ve zorlanarak; ‘ağabey, abla ya da mendil’ diyebiliyordu.

Ben yanından geçerken bir dükkana dönüktü yüzü ve beni görmedi. Yanından geçtim, azıcık ilerledikten sonra, içime bir şey düştü ve mendil almam gerekli diyerek geri döndüm. Arkadan seslendim durdu, elinde ki mendili aldım ve 1 TL uzattım. Parayı almadan 2. bir mendil almak için elini torbasına attı ve parayı almadan mendili bana vermek istedi. Yok, istemiyorum bir mendil bana yeterli dedim, ‘ e egh istemem’ gibisinden bir ses çıkarttı ve sırtını döndü, yürümeye başladı, öylece kaldım. Tamam, gel onu da alacağım dedim, çok sıcak bir gülümsemeyle geri döndü, yanıma geldi ve mendili bana uzattı. Aldım. Parayı uzattım, aldı. Yüzü gülüyordu. Ellerini dua edercesine yukarıya kaldırdı, ‘hamd etti’  ve ellerini yüzüne sürdü. Hayretler içinde onu izliyordum. ‘Hayırlı işler, Allah bereket versin, Allah’a emanet ol.’ dedim. ‘Eyvallah’ dercesine elini alnına doğru kaldırdı, güldü ve arkasını dönüp gitti.

Yaklaşık iki gündür bu çocuğu düşünüyorum. Kim bilir ki ne zorluklar altında yaşıyorlar, kim bilir ki ona kim ne için mendil sattırıyor? Ya da o bu haliyle çalışıp, Allah bilir kimlere bakıyor?

Bunları bilemem ama bildiğim bir şey var. O da şudur; insanların ondan alacağı ne güzel bir ders var. Hem sağlıklıların hem de bazı uzuvları daha az işlev görenlerin.

‘Dilenmek’ değildi onun yaptığı.

‘Haline acındırmak, acıtasyon’ yapmak değildi.

50 kuruşluk mendil satmasına karşın ‘hak etmediği bir parayı almak’ hiç değildi.

Sonra aklıma, dilenciler geldi yalandan yere dilenenler, sonrasında hırsızlar geldi, dolandırıcılar, hortumcular, nasıl olursa olsun fazla parayı nasıl cukkalarızı düşünenler geldi.

 Mendilciye bakarak, acıdım öyle planlar yapanlara, acıdım içimizdeki dünyevi hırslara, acıdım azla yetinmeyip, çok olana şükredip/paylaşmayana.

Herkese sevgilerle…

Dinci marka takıntısı

Dinci marka takıntısı  bu da garip bir başlık, tartışma konusu ve kanımca benim anlayamadığım bir durum daha.

Markalar ve onların sahiplerinin dini inançları? Dinlere hizmet eden markalar? Paranın dini, imanı mı olurmuş kardeşim? Emperyalist sermaye ülkemizden def ol! Markasından dolayı bu ürün evimden içeri giremez! Bu marka dinci, ben onun yerine şu markayı kullanıyorum. Ne güzel sorular ya da cümleler değil mi?

Bence değil!

Benim anlayamadığım bir konudur bu. İçinizde anlamama yardımcı olacak kişiler olduğuna inanıyorum.

Dinci marka deyince aklınıza gelen markalar hangileri? Hadi dürüstçe cevap verin bana.

Ya da şirket ya da marka patronlarının hangileri, hangi dine mensupsa sizin için o marka dincidir?

Okumaya devam et “Dinci marka takıntısı”

Barış a böyle karşılık verilmemeliydi.

Anlayamadığım bir kin bu…

Anlayamadığım bir nefret…

Sadece yardım için, sadece barış için, sadece dünyada ‘İNSANLARIN’ da yaşadığını göstermek için yapılan bir organizasyondu.

Oysaki biz bunu tarihte ‘ONLARA’ da yapmıştık.

Sıkışmışlardı, yiyecek ekmekleri yoktu, zulüm altındaydılar…

Ve o zaman da ‘bir gemi’ değil  ‘gemiler’ hareket etmişti limanlarımızdan, zulüm altındaki Musevilere yardım etmek için.  

Ve yine  gemiler hareket etmişti, barış için, sevgi için, dostluk için, zulüm altındakilere yanlarında bir ‘dost’un olduğunu göstermek için…

İHH bunu hep yapıyordu, Pakistan’da depremde de onlar vardı, Burma’da kasırgada da…

İHH yine yollardaydı, bu sefer Filistin için, Filistinliler için!

Ama bu sefer ölmek için yoldaymışlar meğer.  Hem de barışa sıkılan kurşunlarla hem de yardıma sıkılan kurşunlarla hem de bir kez daha dünyanın gözü önünde sıkılan kurşunlarla…

Ve eğer İsrail, bir gün senin de başın dara düşerse bu Müslüman evlatları senin içinde (!) yollara düşerler bir kez daha  ve gerekiyorsa da ölürler de hiç ama hiç düşünmeden…. 

Şahadet edenler içinde arkadaşlarımızın olduğunu duydum, içim yandı…

Sizin yolunuz yoldur, sizin yolunuz nurdur…

Mekânınız cennet olsun kardeşlerim.

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial