Yurttaş, Vatandaş, Sokak Haberciliği…

“Bu konuda muhakkak tweet atmalıyım!”

“Bunu bloğuma yazacağım…”

“Kaç gündür uğraşıyorum, bir tweet attım çözüldü olay.”

“Arkadaşlar akşama #xyz ile TT’ye oynuyoruz.”

“Levent’te yoğun trafik var, alternatif yolları deneyelim.”

“Karşı binamız alev alev yanıyor, itfaiye hala gelmedi. + görsel”

“Polis tomalarla gümüssuyundan geliyor…”

“Taksimde kan gövdeyi götürüyor.”

“Az önce xyz isminde bir kız polis aracı tarafından ezilerek öldürüldü. + #xyz + görsel”

vatandaş, yurttaş gazeteciliğiGazetecilik mesleğinin büyük medya gruplarının ekonomik gereklerine göre biçimlenmesinin  yarattığı sorunlar, yeni bir gazetecilik anlayışının ortaya çıkmasına neden oldu. Yurttaş gazeteciliği adı verilen bu yeni gazetecilik hareketi, hem akademisyenler hem de gazeteciler arasında tartışmalara yol açtı. (Kaynak)”

Ne zamandır bu konu üzerine yazmak istiyordum ama her ne hikmetse bir türlü yazamadım. Belki öncesi de vardır ama ülkemiz için düşündüğümüzde özellikle 2000 sonrasında gelişen web teknolojileri, 2005 sonrasında her geçen gün hayatımızda daha büyük bir yer almaya başlayan sosyal ağlar ile “Yurttaş, Vatandaş, Sokak Haberciliği” kavramları hayatımıza girdi diyebiliriz. (muhakkak çok ama çok eski dönemleri de var, onun için en sondaki videoyu izleyiniz:) Aslında artık, hepimiz birer haberciyiz, haber kaynağıyız.

Sosyal medyanın kullanıcısına sunduğu en büyük özelliği her kullanıcının ulaşabildiği çevre doğrultusunda kendince özgür bir medya kanalı olabilmesidir.” (Bir Düşünce Gösterme Aracı Olarak Sosyal Medya) Ve bizler farkında olmasak da (bence gayet farkındayız) sürekli olarak kendi kanallarımız mesajlar yayınlıyoruz. Böylelikle birer haberci, haber kaynağı konumuna geliyoruz. Okumaya devam et “Yurttaş, Vatandaş, Sokak Haberciliği…”

Sosyal Medyada Kampanyacılar, Geleneksel PR’da Etkinlik Fareleri

kampanyacıSosyal medya üzerine marka ve proje yöneticiliği yaptığım süreç içinde neredeyse tüm marka kampanyalarımızda belirli bir güruh ile karşılaşıyorduk. Eğer sizler de yaptığınız sosyal medya kampanyalarında aynı isimler, aynı gruplar, aynı hileler, aynı spam davranışlar, aynı ağlayışlar ve en sonunda farklı kişilerden aynı cümleleri ile duyuyorsanız KAMPANYACILAR ile karşı karşıyasınız demektir. Kampanyacıların neredeyse tüm özelliklerini Sosyal Kene; Sosyal Medya Kampanyacıları: Hakkımı Helal Etmiyorum! başlıklı yazısında çok ama çok güzel anlatmış. Eğer onlar yazmamış olsaydı aynı şeyleri ben yazacaktım. Eğer sosyal medya iletişimine meraklıysanız bence o yazıyı muhakkak okuyun.

Yaklaşık 1,5 yıl önce başımdan geçen bir olayı sizinle paylaşayım.

Ülkemizin önde gelen markalarından birinin sosyal medya marka yöneticiliğini yapıyorum, bir kampanya başlattık, ilk bir iki gün sessiz geçti, sonrasında gerek reklam, gerek seeding ile yarışmaya talep artmaya başladı. Birinci haftanın sonunda sayfada yaptığımız her paylaşımın altına, ben niye kazanamadım, oysa benim oylarım daha çoktu, xyz kişisi hile yapıyor, özel mesajdan ben xyz’ye oy vermiştim o bana geri oy vermedi lütfen onu diskalifiye edin, özel mesajdan admin bana ulaş mesajları… Vesaire. Sonrasında bir akşam dayanamayıp telefon numarasını gönderenlerden birini aradım, buyurun size nasıl yardımcı olabilirim dedim, başladı sert ve atarlı bir ses tonuyla konuşmaya, ama ne laflar, hani karşılıklı olsak beni boğazlasa doyamayacak, yarışmaya katılan diğer isimleri şikayet etmeceler, yapılan hileleri anlatmacalar ama arada öyle bir cümle kurdu, “BEN 5 YILLIK KAMPANYACIYIM, SEN KİM OLUYORSUN DA BENİMLE BÖYLE KONUŞUYORSUN?” diye tam evlere şenlik. Ben bu işin okulunu okumuş bir arkadaşınızım, kendimce eğitimler de vermeye çalışıyorum. Geleneksel reklam, pazarlama, halkla ilişkiler nedir az biraz bilirim, iletişimde markanın ve ajansın güçlü olması gerektiğini de savunanlardanım. Sonrasında ben de naçizane cevap vermeye başladım, olayı anlattım, anlattım, anlattım, baktı bana söz geçiremeyecek. Son söz; BEN SİZE HAKKIMI HELAL ETMİYORUM! Şaka gibi değil mi? Böylesine kişilere verilecek en güzel cevap; “pekiolducnmoptumbye” olsa gerek. 🙂

Lafın kısası, siz, siz olun markanızın, ajansınızın, işinizin ve bilginizin gücünün farkında olun ve böyle insanlara sakın ne taviz ne de yüz verin. Çünkü taviz diğer tavizleri getirir, yüz verirseniz yüz ellisini geri isterler.

Şimdi başlığımızın ikinci bölümüne gelelim. Geleneksel PR’da Etkinlik Fareleri! Okumaya devam et “Sosyal Medyada Kampanyacılar, Geleneksel PR’da Etkinlik Fareleri”

İletişimde Korku Faktörü

deprem

Bu sabah evden çıkıp işe gelirken, bazı outdoor çalışmalar dikkatimi çekti. İlgili ilanların reklam filmlerine  TV’de rastlamıştım. Malumunuzdur geçtiğimiz günlerde ülkemizin başına gelen en büyük doğal afetlerden birinin yıl dönümüydü. 17 Ağustos Depremi..

Bu sayede ilgili gündem ortamı oluşmuşken bazı firmalar deprem temalı, deprem sigortası, kasgosu satmaya çalışan iletişim faaliyetleri yürüttüler.

Deprem ülkemizin kaçınılmaz bir gerçeği, defalarca tüm ülkemizin yüreğini yakmıştır, Allah ülkemizi korusun ama ileride tekrardan yaşayacağız. Bu gerçeği kabullenip, bununla yaşamayı öğrenmeliyiz. Önlemlerini almalıyız.

Ama bizde olay pek öyle olmaz, maalesef  sadece ilgili gün ve haftalarda bu gerçeği hatırlarız.

İletişimde çeşitli dürtülere, duygulara, değerlere hitap etmek önemlidir. Böylelikle hedef kitlelerin dikkati çekilir ve bu sayede kişilerin aksiyon alması beklenir. Cinsellik, inançlar, milli duygular, aile yaşantısı, korku vb. bunlardan bazılarıdır.

Deprem de bence bizim korkularımız içinde olan olaylardandır. En azından benim ve ailem gibi 17 ağustos depremini Marmara bölgesinde yaşamışsanız. Ve her fırsatta; “acaba büyük İstanbul depremi ne zaman olacak?” konusu gündeme gelirken. Okumaya devam et “İletişimde Korku Faktörü”

Sosyal Medya VS Geleneksel Medya

sosyal-medyaSon dönemde ülkemizin ana gündemiyle birlikte sosyal medya kavramı iyiden iyiye 7’den 70’e herkesin zihninde yer etti. Bir kesime göre önemine önem katarken, diğer taraftan saygınlığını ve güvenilirliğini kaybetti. Geleneksel medya kanalları zaten birçoğumuz için çoktan ölmüştü…

Bunu son 15 günlük süreçte tekrardan gördük.

Şimdi kıyaslamama ya da sözlerime nereden başlasam bilmiyorum. Önce geleneksel medyaya mı vursam yoksa sosyal medyaya mı?

Gazeteler kaç yıldır var, televizyon kanalları kaç yldır var, dergiler ya da radyo kanalları kaç yıldır yayında vb? Bunlara karşın internet kaç yıldır var, sosyal medya kavramı kaç yıldır var? Emin olun gelenekselin gücünün yanında daha çok bebe kalır sosyal medya.

İletişim fakültesinde okurken, medya kuramları dersinde size  birçok medya kuramı hakkında kapsamlıca bilgiler öğretirler. Benim zihnimde yer eden iki tane önemli kuram vardır, biri gate-keeping diğeri agenda-setting. Gate-keeping medyaların elindeki yönetimsel ve editöryel gücü anlatırken, agenda-setting kitle iletişimiyle halkın gündemini değiştirebilme ve etkileyebilme gücünü temsil eder. Özetle; geleneksel medyalar üzerinde patronun ya da yöneticilerin dini, dili, siyasi düşüncesi, dünya görüşü vb. haricinde bir şeyler yayınlanmaz, yayınlanılan şeylerin amacı halkı kendi safına çekmeye çalışmaktır.

Bir yazımın içinde;

Biz yıllarca sıkılmamış mıydık; geleneksel kanallardan, gazetelerin, televizyonların, radyoların, editörlerin, medya gruplarının, baş yazarların yıllarca tepemizde durmasından, agenda setting’le, gate keeping ile gündemi ve bilgi daarcığımızı ellerinde tutup toplumu kukla gibi yönlendirmelerinden? Sadece onların istediği şeyleri öğrenmemizden, sadece onların konuşmamızı istediği şeyleri konuşmaktan?

Sosyal medyada buradan, bu sıkılmadan, bu oyundan kurtulma çabalarından doğmadı mı?” (devamı)

şeklinde bir bölüme yer vermişim.

Benim görüşüme göre sosyal medyanın doğmasının ve gelişmesinin en büyük sebebi bu. İlk defa bizler kendi “sosyal” yaşantımızı, düşüncemizi, inanışlarımızı bir medya içine kendi ellerimizle entegre edebilme ve kendi ses kitlelerimizi yaratma şansına sahip olduk.

Bu konuyla ilgili olarak geçmiş dönemde,

Bir Düşünce Bildirme Aracı Olarak Sosyal Medya başlıklı yazımda; ‘Sosyal medyanın kullanıcısına sunduğu en büyük özelliği her kullanıcının ulaşabildiği çevre doğrultusunda kendince özgür bir medya kanalı olabilmesidir. Nasıl mı? Facebook’da 500 arkadaşınız vardır, twitter’da 300 takipçiniz, blogunuzu günde 200 kişi okuyordur, blogunuzun Facebook sayfasında 100 kişi vardır. Bunların hepsini toplayınca sizi 1100 kişilik bir medya kanalı haline getirir sosyal medya. Bunun %10’u sizi anlık olarak takip ediyor olsa siz 110 kişilik bir kanaat önderi haline gelirsiniz…’

cümlelerini kurmuşum. Geçtiğimiz 15 günlük süreçte sosyal medya kullanıcılarının bu özelliği, ne  kadar öğrendiklerini ve benimseyerek kullandıklarını gördük. Bu iletişim geleceğimiz, bilgi öğrenme geleceğimiz için çok önemli bir durum. Çünkü artık, belirli medyalardan okuduklarına, izlediklerine inanan ve bunlarla amel eden insanlar yerine kendi düşüncelerini özgürce ifade eden kişiler gelecek, yetişecek.   Okumaya devam et “Sosyal Medya VS Geleneksel Medya”

Elle tutulabilir bir nesneyi satmakla, fikir satmak arasındaki farklar/zorluklar neler?

betimleGeçtiğimiz günlerde başlığımızdaki soruyu bir maille aldım. Böyle soruları seviyorum çünkü benim, kendi işimi düşünmemi sağlıyor. Bütünleşik pazarlama iletişimin alt branşlarında (halkla ilişkiler, reklam vb.) eğitim alan öğrenciler ilk başlarda çevrelerine ileride ne iş yapacaklarını anlatmakta zorlanırlar, işe girdikten sonra da ne iş yaptıklarını anlatmak da… Bu aileleri için bile geçerlidir. (Geçtiğimiz günlerde bir ajansımız bu konuyla ilgili çok güzel bir film çekti burada onu izleyebilirsiniz. İzlemek için tıklayın)

İşte ne yaptığımız konusunu ailelerimize bile anlatamazken, bizim işimizin en önemli noktası olan “fikir satma” konusunu nasıl anlatabiliriz bir düşünelim. (Bu arada bununla ilgili onlarca kitap var, ilgili arkadaşlarımın o kitapları okumasını muhakkak tavsiye ederim.)

Şimdi bir ayakkabı, bir bardak, bir elbise, cep telefonu ya da her neyse elle tutulur, gözle görülür, ölçüsü, boyutu, malzemesi, özellikleri belli bir nesneyi/ürünü satın alma noktasında kaçımız ne kadar zorlanır ya da düşünür. Ama o elbiseyi, ayakkabıyı internetten alırken kaçımız acaba olur mu, acaba nasıl durur, yakışır mı diye düşünmez?

Bizim işimiz bunun da bir tık ötesinde, hani çocukken bir şarkımız vardı ya; “orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür, gitmesek de, görmesek de, o köy bizim köyümüzdür…” işte bizim işin o uzakta olan köyü müşterilerimize göstermeye çalışmak, onları o köye götürüp, orada soğuk bir ayran içmiş edasını onlara yaşatabilmek. Yani, işimiz bir hayali, düşünceyi çok iyi betimleyerek karşımızdakilere anlatabilmek. Okumaya devam et “Elle tutulabilir bir nesneyi satmakla, fikir satmak arasındaki farklar/zorluklar neler?”

Erdal Eroğlu değil Erdal Erdoğdu :)

Geçtiğimiz sene Bahçesehir Üniversitesindeki dersine konuk olduğum ve Sosyal Medya Kriz İletişimi anlattığım İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü Hocası Sevgili İdil Karademirlidağ Suher  Anadolu Üniversitesi AÖF Halkla İlişkiler ve Tanıtım Programının Kriz İletişimi ve Yönetimi dersinin kitabında konu danışmalığı ve yazarlığı yaptı. İlgili dersin Yeni Medyada Kriz İletişimi bölümünde benden de görüşlerimi paylaşmamı istedi. Ben de kendisini kırmadım ve nacizane konu ile ilgili bilgimi kendisiyle paylaştım. Kitapta hem adım hem de blog linkim kaynak olarak gösterilecekti ama adım  Erdal Eroğlu , blogumun linki de www.erdaleroğlu.com olarak yazılmış.

Her ne kadar isimler yanlış yazılmış olsa da bu kitap içinde olmak benim için güzel oldu.

Bu doğrultuda bana bu şansı veren İdil Hocama çok ama çok teşekkür ederim.

 

Kitaplar basıldıktan sonra bu hatayı düzeltme şansımız olmadığı için ne diyoruz, erdal eroğlu değil Erdal Erdoğdu, www.erdaleroğlu .com değil www.erdalerdogdu.com 🙂

Aöf Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünden konuyla ilgili sorusu olan tüm öğrenci arkadaşlarım, sorularını İletişim bölümünden çekinmeden sorabilirler.

sosyal medya ve kriz yönetimi 1sosyal medya ve kriz yönetimisosyal medya ve kriz yönetimi 2

 

 

Kötü Hizmet Anlayışı Örneği: Finansbank

Finansbank-logoBen prensip gereği markalar hakkında negatif yazmayı pek sevmem. Çünkü benim işim de marka iletişimi yapmak, markaların itibarını korumak, markalar adına iyi iletişim yaparak onların hedef kitleleri ile bağlarını güçlendirmek ve satışı arttırmak. Bu doğrultuda mümkün oldukça markalar hakkında negatif tweet dahi atmamışımdır, arkadaşlarımın attıklarını paylaşmamışımdır. Ama bunun aksine markaların yaptığı iyi işleri her zaman beğeniyle paylaşmışımdır. Örnek: 1, 2

Ama geçtiğimiz haftaiçinde Finansbank ile yaşadığım problem benim için iyi bir, kötü hizmet anlayışı örneği oldu.

Şimdi olayı sizlere anlatmak istiyorum.

Ben 26 Şubatta yeni bir işe başladım. Yeni şirketim Finansbank’la çalışıyormuş. 27 ya da 28 Şubatta Finansbank yetkilileri ajansımıza gelip bizlere maaş kartlarımız için gerekli formları doldutup imzalarımızı aldılar. (O gün o formları doldurtmaktan öte emeklilik satmak için yaptıkları çabalardan hiç bahsetmiyorum.) 2-3 gün sonra geri gelip ben ve 1-2 arkadaşımın formlarında eksikler olduğunu söyleyip yeniden evrak doldurttular, tabletleriyle nufus cüzdanımın fotoğraflarını çekip arşivlerine aldılar. (Bu bilgileri aldıktan sonra kredi kartı hesabı açtırmak için aradıklarından hiç bahsetmiyorum) Normalde bir banka maaş kartı kaç güne gelir bilmiyorum ama daha önce çalıştığım İş Bankası ve Vakıf Bank 1 haftaya göndermişti. Nisan ayının 10’u olduğunda (üzerinden 40 gün geçmesine rağmen) hala kartım gelmemişti. Telefonla Finansbank’a ulaştım, konuşmaya TC Kimlik numaranızı ya da hesap numaranızı girerek başlıyorsunuz.

1. Konuşmam: TC kimlik numaramı girdim, beni tanıdı Yusuf Erdal Erdoğdu deyip beni ilgili şekilde yönlendireceğini söyledi. Peki dedim ve ilgili adımları takip ederek, müşteri temsilcisi ile konuştum, amacım hesabımda para olup olmadığını sorup, ilgili parayı İş Bankankasındaki hesabıma havale ettirmekti. Görevli hesabımda para olmadığını söyledi. Konuşmayı sonlandırıp, muhasebecimle konuştum. Sonrasında hesabıma gerekli para yüklemesini yaptırdım. Sonra tekrardan aradım.

2. Konuşmam: Amacım hesabımda para olup olmadığını doğrulatıp, ilgili parayı İş Bankankasındaki hesabıma havale ettirmekti. Görevli hesabımda para olduğunu söyledi. Kartımın basımında bir hata olduğunu yeniden talep oluşturduğunu söyledi.  Havale işlemini web sitesindeki ilgili bölümden kendim yapabileceğimi söyledi ve bana hesap numaramı verdi. (Önemli not: TC kimlik numaram tanınıyor, hesap numaram var, hesabımda para var, baba adı ve doğum tarihi bilgilerim eşleşiyor) Ama her ne hikmetse site, bilgilerimin yanlış olduğunu söyledi. Sonrasında herhal benim beceriksizliğim dedim, muhasebecimizle konuştum, o da nufus kağıdımla gidip bankadan paramı çekebileceğimi söyledi. Üşenmedim bankaya gittim. Ama bankadaki gişe görevlisi bilgilerimin eksik olduğunu söyledi. (Anladığım kadarıyla üzerinden geçen 40 günlük sürede görevli arkadaşlar, görevlerini yapmayıp benim bilgilerimi sisteme girmemişlerdi. Ama madem öyle kredi kartı satmak için numaramı nereden bulup, beni ismimle aramışlardı.) Saat 16.32’ydi. Mesainin biteceğini form doldurmanın uzun süreceğini söylediler. Ve bankadan da paramı çekemedim.

Ofise dönüp dönüp tekrardan bankayı aradım. Okumaya devam et “Kötü Hizmet Anlayışı Örneği: Finansbank”

2013 İlk Çeyrek En Beğendiğim İletişim Kampanyaları

Son dönemde özellikle beğendiğim reklamların sayısının artmasıyla birlikte böyle bir yazı yazmak istedim. Umuyorum, inceleme ve takip etme fırsatım oldukça benzeri yazılarımın devamı gelir. Sizler de beğendiğiniz işleri benimle paylaşırsanız onları da incelemek isterim. Bakalım hangi başlıklarla hangi iletişim kampanyaları dikkatimi çekmiş. Biraz uzun bir yazı olacak gibi, şimdiden iyi sabırlar 🙂 iyi okumalar dilerim.

1-      Ünlü Kullanımı

Bir reklam kampanyasında ünlü kullanımı marka için büyük kazanç getirse de bununla birlikte büyük riskleri de yanında getirmektedir. Kazançtan kastım, ünlünün sevenleri hazır bir kitledir ve reklamın konuşulması ya da görülmesi noktasında bu markaya fayda sağlar. Riskler ise, öncelikle o ünlünün sevmeyenleri vardır. (özellikle sosyal medyanın etkisinin artmasıyla) Ve bu sevmeyenler söyledikleriyle marka imajına zarar verebilirler. Ama ondan bundan daha önemlisi ünlünün markanın önüne geçmesidir. Kimse markayı hatırlamaz ama “aaa x ünlüsünün reklamı” çıktı denilir.

Son dönemde ünlü kullanımında en beğendiğim reklam Digiturk’ün “Dilediğin Zaman Dilediğin Yerde” kampanyasındaki Nil Karaibrahimgil kullanımı. Nil çoğu zaman reklam filmlerine sesiyle hayat veriyordu ama bu sefer Digiturk’un reklam yüzü olarak karşımıza çıkıyor. Marka mesajları anlaşılır ve marka görülür düzeyde. Bu da bence reklam kampanyasını başarılı yapıyor.

2-      Başarılı metin/jingle

Reklamı başarılı kılan en önemli nokta; “metin”dir. Basılı reklamlarda kaleme alınan metin öne çıksa da video/ses reklamlarında bence jingle her zaman 3-0 öne geçiyor. Son dönemin en başarılı jingle’ı, dilime pelesenk olan sözleri ve müziğiyle bence Auris Reklamı. Bekle hayat geliyoruz biz… Okumaya devam et “2013 İlk Çeyrek En Beğendiğim İletişim Kampanyaları”

#2NisanOtizmOrtakYayin / #otizmifarketyasamipaylas / 2 NİSAN DÜNYA OTİZM FARKINDALIK GÜNÜ!

Bugün twitterda İrem Afşin ‘le tanıştım. Onun hikayesini internette bulmak mümkün ama eğer vakit ayırıp  Perşembe Anneleri: Otizmle yaşamak  İrem Afşin yazısını okursanız onu sizler de benim gibi az da olsa tanımış olursunuz. Hani inançlarımız diyor ya; “cennet anaların ayakları altındadır.” diye işte cennetin bir annenin ayakları altına neden serilebileceğinin en güzel örneği kendisi.

Eğer kabul ederse, bundan sonra Erdal isminde bir kardeş kazandı. Elimden geldiğince, gücüm yettiğince bundan sonrası için kendileriyle birlikte yürümeye çalışacağım. Umuyorum başarabilirim.

Peki, ne konuda mı birlikte yürüyeceğiz? Cevabımız, OTİZM!

Peki, OTİZM ne bilenimiz var mı? Nerden gelir, nasıl anlaşılır, tedavisi var mıdır? Zararları nelerdir? … Sorular bitmez.

Ama emin olun, bir gün yavrunuzda ya da bir yakınınızda olduğunu duyarsanız, önce ciğeriniz yanar, sonra çözümsüz bir karamsarlık başlar ve hayatın tüm renleri muğlaklaşır! O yüzden bir yavranun geleceğini, hayatını, bir annenin/babanın yıllarını kurtarmak için bu hastalığı bilmek, öğrenmek ve bu doğrultuda çevremizdeki minikleri gözlemleyip, aileleri uyarmak gerekli. Umuyorum bu yazı ve yarın gerçkleşecek etkinlik az da olsa buna fayda sağlayacak!

Bundan sonrası için sözü M. İrem Afşin‘e bırakıyorum, LÜTFEN YAZIYI SONUNA KADAR OKUYUN!

Otizm… Yaşamın farklı bir penceresi…

Nisan… Aylardan bahar. Havada baharın müjdecisi kokular, yavaş yavaş açan çiçekler, cıvıltıları ile hayatımıza neşe katan kuşlar, güneşin sıcak ışığına kavuşan dünya. Nisan, ruhumuzu aydınlık günlerde ferahlattığımız ay.

Nisan, 2008 yılından bu yana, dünya üzerinde yaşayan milyonlarca çocuk ve aileleri için çok başka bir anlam daha taşıyor: OTİZM.

2 Nisan, tüm dünyada otizm konusunda farkındalık yaratarak otizmden kaynaklanan sorunlara çözümler yaratmak amacıyla, 2008 yılında Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Otizm Farkındalık Günü” olarak ilan edildi. Her yıl, “Otizm Farkındalık Ayı” olan Nisan ayı boyunca dünya genelinde otizmin sorunlarını ve çözümleri konuşuluyor, araştırmaların teşvik edilmesi ve erken teşhisle tedavinin yaygınlaştırılması hedefleniyor.

Oğluşum Nazım Özgün ile otizm labirentine adım attığımız o ilk günden bugüne 8 yıl geçti. Otizmin karmaşık fırça darbeleri yüzünden, hayatımızın yol haritasını yeniden tanımladık. Bazen düşününce sanki otizmden önce bir hayatımız yokmuş gibi hissediyorum. Çok eskiden kendini fanusuna kapatmış ruh bebeğimin, şimdi benimle hayatı paylaşması nasıl bir mucizedir, çok iyi biliyorum.

Otizm, doğuştan gelişen, genetik altyapıya dayanan, karmaşık nörolojik-biyolojik tabanlı bir gelişim bozukluğu. Başkalarıyla etkileşimde bulunmayı engelleyerek bireyin kendi iç dünyasıyla baş başa kalmasına yol açan otizm, genellikle 3 yaştan önce ortaya çıkarak çocukların sosyal iletişim, etkileşim ve davranışlarını olumsuz olarak etkiliyor.

Amerikan Sağlık Bakanlığı verilerine göre bugün dünya genelinde okul çağındaki her 88 çocuktan biri otizm teşhisi alıyor. Otizm erkek çocuklarda kız çocuklara oranla 3-4 kat daha fazla görülüyor, her 54 erkek çocuktan biri günümüzde otizm riski taşıyor. Dünyada son yıllarda şeker, kanser ve AIDS dahil olmak üzere bir çok hastalıktan daha fazla sayıda otizm teşhisi alınıyor.

Ülkemizde sağlıklı istatistikler olmaması nedeniyle, Otizm Platformu’nun öngördüğü verilere göre, tahmini olarak 550.000 otizmli birey ile 0-14 yaş grubunda 150.000 civarında otizmli çocuk bulunduğu “varsayılıyor.” Otizmli bireylerin ebeveynleri, kardeşleri, yakın akraba ve çevreleri de hesaba katıldığı zaman, Türkiye’de her ile yayılmış durumda otizmden etkilenen 2 milyondan fazla vatandaşımızdan bahsedebiliriz. Okumaya devam et “#2NisanOtizmOrtakYayin / #otizmifarketyasamipaylas / 2 NİSAN DÜNYA OTİZM FARKINDALIK GÜNÜ!”

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial