Dünyanın en güzel yarımadalarından birine bakıyorum.
Bizans’ın erguvan harmaniyesiyle Osmanlı’nın sorguçlu kavuğunun izlerini taşıyan, kalın minarelerine rağmen hâlâ gür sakallı bir Bizans papazını andıran Ayasofya ile altı zarif minaresini incecik parmaklar gibi gökyüzüne uzatmış Sultanahmet’i kucağında barındıran, sahile kadar inen yeşil gölgelikli bahçesiyle koca bir tarihin sırlarını duvarlarının arasında saklayan Topkapı Sarayı’na asırlardır ev sahipliği yapan, iki imparatorluğun başkentliğini üstlenmiş bu muhteşem yarımada, hayatın hem geçiciliğini hem güzelliğini her gün bir daha anlatıyor bana.
Zakkum ağaçlarının, akasyaların, çıtır güllerin, ortancaların arasından geçerek geliyorum buraya.
Her sabah şükredilecek bir armağan gibi başlıyor hayat.
Sonra bu güzelliğin içinde insanlar kıpırdıyor.
Bu kıpırtıların çok azı eldeki güzelliğe bir şeyler katıyor, çoğu karanlık lekelerle kirletiyor bize verileni.
Bombalar patlıyor, cinayetler işleniyor, zehirli planlar yapılıyor.
Hep ölmek ve öldürmek üzerine bu planlar.
Geçenlerde, yoksul bir mahallede patlatılan bombalar on yedi kişinin ölümüne neden olmuştu.
Küçücük bebekler vardı ölenlerin arasında.
Bu alçaklığı PKK’nın yaptığı söylenmişti.
PKK hemen yalanlamıştı bunu.
Masumların ölümünü üstlenmemişti.
Bu alçaklığın altında kendi imzasının bulunmadığını defalarca tekrarlamıştı.
Dün İçişleri Bakanı, katillerin yakalandığını ve yakalananların “bölücü terör örgütü” dediği PKK’nın üyeleri olduğunu söyledi.
Bakan, ellerinde kuvvetli kanıtlar olduğunu da vurguladı.
Ben, resmî açıklamaların doğruluğunu derhal kabul edenlerden değilim ama bir bakan bu kadar iddialı konuşuyorsa, söylediklerinin yalan çıkması halinde bunun bedelinin ağır olacağını, halkın öfkeleneceğini de bilir.
Eğer katiller gerçekten PKK’lıysa… Okumaya devam et “Ortancalar ve ölüm”





