Hayatın her safhasında ‘Korku’ iş başında!

Marketing Türkiye Dergisi’nin Ekim ayı 2. sayısında  ‘Korku Pazarlaması’ ile ilgili güzel bir yazı var. Pazarlama konusunda uzman birçok blog yazarlarının bazıları da bu ay bloglarında bu konuya yer ayırdılar ve sosyal mecralar üzerinde bu konuyla ilgili çok güzel tartışmalara imza attılar.

Dün, okulda ‘Consumer Behaviour’ (tüketici davranışları) dersinde ‘The Self’ (benlik) konusu üzerinde durduk, konuştuk, tartıştık.

Sonuç olarak benim nacizane fikrim, Korkunun sadece pazarlamada değil hayatın her safhasında iş başında olduğu yönünde.

Nasıl mı?

Belirli bir gücü elinde tutan, onu yöneten kısım, hep ama hep kendinden alt seviyede kalanlara bir korku uygulamakta. Burada ki korkudan kastımız, karanlıkta kapının arkasına saklanıp, içeriye giren birine, aniden ceeeee diye bağırmak değil tabi ki.

Biz çocukluktan itibaren belirli korkularla yetiştiriliyoruz. Bu korkuların cevaplarını net olarak bulamamız ise etkin ve olgun bir benlik oluşturmamızı engelliyor. Bizim evdeki büyüklerimizin bu işte güzel birer parmakları var, yırtıcı, öz benlik sahibi, tuttuğunu koparan, kimseye muhtaç olmayacak bir genç yerine,  her daim söz dinleyen, etliye sütlüye karışmayan bir genç efdal sayılır durumda.

Tabi bir de evdeki büyüklerden, daha büyük güce sahip olanlar var. Devlet Büyükleri!

Bu bölümde ki kişilerde her daim, söz dinleyen, onların dediklerini sorgulamayan, ne derlerse yapan, her daim Padişahım çok yaşa diyecek yurttaşlar aramakta ve onları yetiştirmek için çalışmaktalar.

Belki yarın ben de bu şekilde bir insan olacağım!

Şimdi düşünüyorum;

Osmanlı’nın neredeyse 400yıl boyunca millet-i sadıka dediği Ermeniler ile neredeyse 100yıldır konuşmuyoruz? Neden? Onlar diyor ki, siz bizi öldürdünüz, biz diyoruz ki siz bizi öldürdünüz!

Osmanlı’nın İstanbul’dan önce fetih ettiği Evladı Fatiha’n dediği balkan milletleri ile, Ayıdan post Yunan’dan, Sırp’tan dost olmaz diyerek konuşmuyoruz.

Kendi içimizde Vatan bütündür bölünmez derken, kendi beynimizde Ankara’dan öte olan bazı şehirlerimizi onlar Kürt diyerek bölüyoruz.

Hatta kimi zaman evlenilecek bile olunsa, aileler, onlar kürt, alevi, diyerek izin vermiyor.

Aynı apartmanda oturuyoruz, ama onlar Akp’li, onlar dinci, onun annesinin başı kapalı, onlar imam-hatip’li diyerek komsumuza selam vermiyoruz.

Aynı üniversite’de okuyor, aynı sıraları paylaşıyoruz, anaa bu çocuk ‘Zaman’ okuyor, bunu ‘Cuma’ya giderken görmüşken, biliyor musun bu kızın dışarıda başı kapalıymış diyor arkadaşlarımızı ayırıyoruz.

Bu çocuk siyah giyiniyor, metal müzik dinliyor, tipe bak beline kadar sacı, kulağında 5tane küpesi var, bir de erkek olacak, bununla değil konuşmak, aynı havayı bile solumamak lazım!

Onlar ailecenek solcu, hatta komünistler, aman aman uzak durun onlardan, Yav dinime küfreden Müslüman olsa, biz solcuysak onlar da fasitsin önden gideni, kesmek lazım bunları!

……..

….

..

Sizlere böyle onlarca, yüzlerce daha örnek verebilirim. Bizler bunları gerçekten isteyerek mi söylüyoruz, yoksa elinde bazı güçlere sahip olanlar, gündemi belirleyebilenler bizlerin bunları düşünmesini mi istiyor?

Bence ikincisi. Çünkü bunların hepsi, birer korku bilinci düşüncesi, eğer siz bunları aşar aynı masada oturur, aynı ortak paydalarda buluşabildiğinizi, birbirinizin öcü değil, diğerinin de sizin gibi bir insan olduğu görürseniz, işte bu gündem belirleyiciler! Sizi etkin kullanamaz hale gelirler. Bu yüzden sizin aynı masaya oturmanızı istemezler, otursanız da birbirinizin gırtlağına sarılarak kalkmanızı isterler.

Buradan konu atlayıp, bugünlerde ki en büyük korkumuza gelelim ya da oluşturulmak istenen en büyük korkumuza mı demeliydim?

Sizce nedir bu?

Ben ‘domuz gribi’ diyeceğim. Bu korku neden oluşturuluyor? Daha önce adını her ne hikmetse duymadığımız bir virüs bir anda dünya’yı nasıl sarıyor? Tabi Yüce Yaratıcının kudretinden sual olunmaz ama bunun arkasında, dünyanın en iyi pazarlamacılarının, halkla ilişkiler uzmanlarının, ekonomistlerinin parmağı olmasın sakın!

Nasıl mı?

Dünya’nın en büyük ilaç üreticileri bu adamlarla çalışıyorlar da o yüzden.

Önce bir virüs üretiliyor, bu virüsün yayılması sağlanıyor, tüm iletişim kanalları kullanılarak insanların bu virüsten korkması sağlanılıyor, ve hemen ardından devlet destekli olarak milyonlarca ilacın alımı ve satımı sağlanılıyor.

İşte bir korku üretip, bunun ardından bir fikrin, düşüncenin ya da ürünün satılmasını sağlama sanatına da korku pazarlaması deniliyor.

Bu da bizlerin önüne haydin tartışın bakalım, pazarlamada korku var mıdır yoksa yok mudur diye getiriliyor. (Buradan korku pazarlamasının ilk defa kullanıldığı gibi bir anlam cıkmasın sakın, daha önceden de kullanılıyordu zat-ı şahaneleri)

Bende diyorum ki, korku pazarlamada değil, hayatın her safhasında iş başında.

Bu yazıyı sosyal medya paylaşabilirsiniz

Yazar: Erdal Erdoğdu

Ülkemizin önde gelen iletişim danışmanlığı firmalarının PR ve dijital ekiplerinde görev aldım, birçok üniversite ve özel eğitim kurumunda iletişim bilimleri üzerine eğitimler verdim. Ajans ve eğitmenlik hayatımın yanında marka, kurum ve kişilere özel danışmanlık ve eğitim hizmetleri verdim.

“Hayatın her safhasında ‘Korku’ iş başında!” için 2 yorum

  1. YAzını çok beğendim, özellikle üniversite öğrencisi olman daha da değerli yapıyor bence bu yazıyı. Farkındalık yaşı giderek düşüyor ve bu çok iyi birşey 🙂

    Ben de blogumu yazmaya başladığımda ilk konum korku ve cesaret üzerineydi, belki ilgini çeker:

    Korku

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir