İstanbul’un …; Ezan ve Çan Seslerinin Birlikteliği

 İstanbul’un Gerçek Zenginliği; Ezan ve Çan Seslerinin Birlikteliği

arkadaşlar geçen halkla ilişkilerle ilgili sitelerde dolasırken

aret vartanyan adlı bir isme rastladım..

Aret bey gercektende birçok konuda uzman bir kişi kendisi hakkında geniş bilgiye kendi sitesinden ulasabilirsiniz..ama Aret hocamın halkla ilişkiler.com.tr sitesinde yazdıgı dersimiz digital iletişim yazısınıda

sizinle paylamadan edemiyeceğim..(yazı için tıklayın)

Ben  Aret Bey hakkında farklı bir konuya deyincem belkide kendi capımda küçük bir reklam yapıcam… 🙂 işte böyle site site gezerken Aret vartanya’nın kendi sitesine denk geldim ve sayfanın ilk başında çok güzel bir yazı vardı ve yazının başlığı aynen bu konunun başlığıyla aynıdı…yazıyı beğenerek okudum ve ne yalan söyliyim çok beğendim…

İstanbul’da azınlık olmak… Hem benzersiz bir zenginlik, hem de zaman zaman biraz burukluk. Nerelisin dediklerinde yedi sülale İstanbulluyum demekten öyle bir gurur duyuyorum ki… Baba Ermeni, anne Rum, büyükanne Musevi, dede Rus, kuzenler Müslüman olunca renkli ve unutulmaz anılarla yüklü bir çocukluk da kaçınılmaz oluyor. Her yıl onlarca bayram kutlardık. Kiliseden sinagoga, şekerlerle bayram ziyaretlerinden el öpmelere… Üç dine özgü ritüeller, açılan sofralar…

işte bu sözler cok ama cok hosuma gitmişti ve yazıda aynı güzelikte baslayıp devam etmişti benim için…

hocam sizi kendi capımda tebrik ederim…ilerde inşallah meslektaş olacağız en azından ben bunun için çok çalışacağım…

yazının tamamı aşağıda,okursanız pişman olmayacaksınız……………………..

……………

…….. 

Ne kadar iyi yazarsanız yazın, ne kadar sözcüklerinize güvenirseniz güvenin zordur İstanbul’u anlatmak, İstanbul’u yazmak. Öyle bir coşar, heyecanlanırsınız ki ne düzen kalır yazdıklarınızda ne vurgu, ne imla… Konuşur gibi yazmak istersiniz. Okumaya başladığınız bu satırlar için de aynı durum söz konusu. Daldan dala uçan, sırası, örgüsü olmayan bir İstanbul yazısı…İstanbul için bugüne kadar onlarca şiir yazıldı, resim çizildi, makale hazırlandı… Kimisi için yaşamın merkezi, kimisi için bir tutku, kimisi için vazgeçilemez bir kadın teması oldu İstanbul… Eğer İstanbul bir kadınsa, ben bu kadına aşığım, ben İstanbul’a aşığım… ***İstanbul’da azınlık olmak… Hem benzersiz bir zenginlik, hem de zaman zaman biraz burukluk. Nerelisin dediklerinde yedi sülale İstanbulluyum demekten öyle bir gurur duyuyorum ki… Baba Ermeni, anne Rum, büyükanne Musevi, dede Rus, kuzenler Müslüman olunca renkli ve unutulmaz anılarla yüklü bir çocukluk da kaçınılmaz oluyor. Her yıl onlarca bayram kutlardık. Kiliseden sinagoga, şekerlerle bayram ziyaretlerinden el öpmelere… Üç dine özgü ritüeller, açılan sofralar… Komşular arasındaki dayanışma, mutlaka ne pişerse hele ki bir de koktuysa komşudan komşuya taşınan yemekler, tabaklar… Kurtuluş’ta, Sıraselviler’de gece ayinleri sonrası ellerinde mumlarla yürüyen Hristiyanlar ve onlara eşlik eden Müslüman komşular… Her şey o kadar çabuk siliniyor ki… Şimdi aynı akşamlarda çoğu yaşlı bir avuç insan sessizce ayinlerini tamamlayıp, sessizce evlerine dönüyor. Ne heyecan, ne paylaşım, hepsi geçmişte kaldı…
 
aret vartanyan
 

Aslında daha otuzuma gelmediğim halde, çocukluğumda daha yoğun yaşadığım bu karma, bu zenginlik İstanbul’u simgeliyor. İstanbul’un gerçek zenginliğini sembolize ediyor. Yüzyıllardır İstanbul’da yan yana yaşamış kültürler. Rum tüccarlar, Ermeni zanaatkarlar, Musevi esnaflar… İstanbul’da azınlık olmak gerçek bir zenginlik, bir de ara ara gelen şu keşkeler olmasa…İşte burukluk da bu keşkelerden geliyor. Keşke 6 Eylül’de güneş doğmasaydı, mübadeleler yaşanmasaydı, azınlıklar göçüp gitmeselerdi… Popüler kültür İstanbul’u ezip geçmeseydi, Anadolu’dan yaşanan hızlı ve plansız göç İstanbul’u yormasaydı. Bugün bir kültür şehri olduğu tartışılmaz olan İstanbul daha da zengin olmaz mıydı?İşte gerçek bir İstanbul hanımefendisinden bir alıntı “…O dönemde bir değişim yaşanıyordu. Ama halk tabanda genelde beraberdi. Yaşanan olaylarla dostlarımızdan ayrıldık, evlerimizi, dükkanlarımızı bıraktık. Bu, defterde kapkara bir sayfa oldu. Azınlıkların ticarete, sanata, kültüre katkısı büyüktü. Bazen düşünüyorum; bu olay olmasaydı İstanbul böyle mi olurdu? Belki de gelirdi, ama çok daha yavaş bir süreçte. İnanın Beyoğlu’na çıkamıyorum. Kahvehane olmuş evimi görünce gözlerim doluyor. “Öyle bir kentki yollarında görünenler ve görünmeyenler iç içe geçmiş. Yüzyılların kalıntıları üst üste gelmiş, çözülemeyen gizemi, anlamlandırılamayan sevdayı yaratmış. Ne kadar çok sır yatıyor İstanbul’un göğsünde… Ne kadar çok olaya tanıklık etmiş asırlardır…Tarlabaşında sıvaları dökülen eski bir binanın içinde Dolapdere’nin vazgeçilmez kemancısı Nuri yaşar. Nuri’nin evine girer, eskimiş lime lime olmuş muşambanın altını biraz kaldırırsanız “sağapo (seni seviyorum)” karalamasını bulursun. Bu binanın eski sahiplerinden bir iz… Fakirliğin pençesinde yok olan, tahrip edilen binalarla birlikte bir tarih de yok oluyor.* Onlar hala bu binada yaşıyor. Uzaklarda olsalarda, yürekleri burda… Bazen buruk bir hatıra, bir özlem, bir iki damla göz yaşı… Ama hiç bitmeyen İstanbul sevdası… ***Beyoğlu’nun ayrı bir yeri var gönlümde… Aslında İstanbul, büyük ölçüde Beyoğlu’dur benim için… Çocukluğum, gençliğim, okul hayatım, aşklarım hep Beyoğlu’nda. Hani “anlatılmaz yaşanır” derler ya işte en uygun ifade… Sokaklarında hayatın her dem-i… Zengini fakiri, üniversitelisi alaylısı, liberali muhafazakarı onlarca kültür, onlarca dil, binlerce yaşam iç içe… Beyoğlu’nda yaşamın renkleri öğretir hayatı. İyiyi kötüyü, güzeli çirkini, kısaca yaşamın kendisini bulursunuz. Sokak arasındaki köfteci Ali’den New York restoranlarına taş çıkartacak bir terasa geçebilir, salaş bir meyhanede birkaç kadeh rakı devirip dünyaca ünlü bir sanatçının konserine yine Beyoğlu sokaklarında tanıklık edebilirsiniz.Sokak aralarında kayboldukça, tarihin izini sürmeye başlıyorum. Başımı kaldırıp eski binaların duvarlarına bakıyorum… Apartmanlarına giriyorum… Kapısında, penceresinin kenarında oturmuş yaşlı bir teyzeyle sohbet ediyorum… Ayyaş Cengiz ile karşılaşınca es geçmiyorum. Kirli elbiselerin ve sarhoşluğun içinde gizlenmiş makine mühendisi, yurt dışında şiirleriyle ödül almış bu adam eğer günündeyse hayata dair neler verebilir neler… Çiçek Pasajı’ndan geçerken de Anahiti anmadan geçemiyorum… Yıllarca akordeonu ile Beyoğlu’nun sesi olan Anahit’in tınıları hala yankılanıyor mekanında…Çukurcuma’daki antikacılara girip, eski eşyaları karıştırınca hüzün kaplıyor içimi. Bir zamanlar Beyoğlu’nda siyah döpyeziyle yürürken gülücükler saçan Maria’nın bronşuna, belki de Markiz pastanesinin müdavim çapkını Agop Bey’in fötr şapkasına rastladığımda gözlerim dolar… En ağır darbeyi, dükkanların en ucuz mallarına dönüşen siyahbeyaz albümler, mektuplar, notlar vurur.Gençliklerinde İstanbul’un önde gelenlerini; bugün Beyoğlu’nda, Tarlabaşı’nda eski evlerinde yokluk içinde, buruşmuş elleriyle gözyaşlarını silerken gördüğümde kızıyorum İstanbul’a…. Artık, onların tanıyamadığı bir dünyada, yalnızlıklarına ortak oluyorum.

Nevizade bile eskisi gibi değil… Mezeler fabrikasyon, muhabbetler yüzeysel… Nevizade’nin İmrozlu’su Baba Yorgo yok artık.

***

Dünyanın ve ülkenin yaşadığı değişimlerle kaçınılmaz olarak yaşanan göç, popüler kültür İstanbul’u yaşlandırsa da, kirletse de, üzse de İstanbul dimdik ayakta duruyor. Getirdikleri, götürdükleri, trafiği, sorunları her ne olursa olsun kızamıyorum ona… Küsemiyorum… Piyer Loti’den Haliç’e, Kız Kulesi, ne ya da Hisar’dan Boğaz’a baktığımda geçiyor kıgınlığım. Affedemediğim ona kötü davrananlara… Hala İstanbul’da yaşamanın İstanbullu olmak olmadığını anlayamayanlara, bir türlü sahiplenemeyenlere,… Ama umudum var…

Alması gereken bir paye, sunması gereken bir kanıt yok İstanbul’un. Sokaklarında, yapılarında, manzarasında, toprağında “ben bir kültür şehriyim” diyor. 2010, son dönemde İstanbul için harcanan pozitif çabayı kanıtlaması açısından önemli. Öte yandan bir kültür şehri olarak İstanbul, farklılıklarına sahip çıkmak zorunda… Farklı kültürlerin renkleri daha fazla gözükmedikçe, sesleri duyulmadıkça İstanbul, popülizmin pençesinde dünyanın tüm büyük kentlerinin yaşadığı yozlaşmayla tüketecek kendini. İstanbul’un dev kulelere, postmodern yapılara, gösterişe ihtiyacı yok. İstanbul’un gücü, farklılığı özünde, tarihinde, farklı kültürlerin bileşiminde… Aynı sokakta, aynı anda duyulan ezan ve çan seslerinde…

 

Bu yazıyı sosyal medya paylaşabilirsiniz

Yazar: Erdal Erdoğdu

Ülkemizin önde gelen iletişim danışmanlığı firmalarının PR ve dijital ekiplerinde görev aldım, birçok üniversite ve özel eğitim kurumunda iletişim bilimleri üzerine eğitimler verdim. Ajans ve eğitmenlik hayatımın yanında marka, kurum ve kişilere özel danışmanlık ve eğitim hizmetleri verdim.

“İstanbul’un …; Ezan ve Çan Seslerinin Birlikteliği” için 2 yorum

  1. Erdal keşfin için tebrik ediyorum. Uzun zamandır bu şekil içsel bir İstanbul tasviri okumamıştım.

  2. istanbulum yaaa! gerçekten çok hoş bir yazı… istanbul bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış bir kültür bahçesi,güzellikler yumağıdır. istanbul u sevmek bir tutkudur ve bunu yukarıdaki yazıda görebiliyoruz.Umarım denilen olmaz, istanbul popülizmin pençesinde tüketmez kendini…
    Ey! koca şehir
    Adım İSTANBUL olmuş benim
    Sen benimsin
    Bende senin:))
    yaaa şimdi sen bu güzel şehirden mahrum uzaklardasın dimi:((((

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir