Yetersiz kelimeler, bağıramayan duygular…

KorkmaSöze nereden başlayacağımı bilemiyorum aslında. 15 Temmuz ile ilgili belki 4-5 farklı yazıya başladım ama hiçbir kelime içimdeki duyguları tam karşılayamadı, yazılar yarım kaldı. Tam o lanet geceyle ilgili yaşananlar sonrası ortalık durulmaya, karanlıklar aydınlanmaya başlamışken bu sefer ardı ardına gelen terör saldırıları ile içimiz yine karanlığa büründü.

60-80 yılları arasında ülkemi darbelerle, kardeş kavgalarıyla, her türlü pislik ile karıştıran güçler 80 sonrasında artık başka bir piyon kullanma amacıyla başımıza güya kendi bağımsızlıkları için mücadele eden ama hem kendi soylarına hem de ekmeğini yedikleri, suyunu içtikleri, okullarında okuyup, hastanelerinde tedavi oldukları vatana ihanet etmeleri amacıyla bir terör örgütünü musallat ettiler başımıza.

Biz millet olarak neredeyse 40 yıldır onlarla mücadele etmeye çalışırken ya da mücadele ettiğimizi sanarken, arada bir başka piyonlar girdi devreye, hatta biz PKK’nın yanında DHKP-C, Daeş, Hizbullah vb. uğraşırken hiç görmediğimiz, duymadığımız bir terör örgütü içten içe ülkemizi kuşatmış ve neredeyse her noktasını haince ele geçirdiği devletin, halkına tankla, topla, silahla saldırmaktan çekinmeyip halkın tokadıyla inlerine geri sokuldular.

Biz tam, ortalık biraz duruldu derken son iki günde gelen terörist saldırı haberleri ile yine içimiz yandı. Okumaya devam et “Yetersiz kelimeler, bağıramayan duygular…”

“Cumhur Başkanını Seçiyor” sloganı büyüktür “Ekmek İçin Ekmeleddin” sloganından

Malumunuzdur Cumhurbaşkanlığı seçim sürecindeyiz. Tüm adaylar kendi güçlerince iletişim çalışmaları yapmaya çalışıyorlar. Siyasal iletişim süreçleri adayların seçim dönemlerinde hem hedef kitlelerini bilgilendirme hem nötr kitleleri etkileme hem de karşı hedef kitlelerden kişi çalma noktasında önemli bir süreç. Bu dönemi başarılı şekilde geçirmek her adayın istediği ama her zaman başaramadığı bir durum. Ülkemizdeki siyasal iletişim tarihini incelediğimizde 90’lara kadar aktif olarak mitingler ve bayraklama ile propaganda yapıldığını, 90’lar ve 2000 arasında özel TV’lerin hayatımızda rol almaya başlamasıyla seçim programları, aday açık oturum programları, mitingler, bayraklama ve açık hava reklamcılığı uygulamaları, 2000’ler sonrasında ise daha profesyonelce diyebileceğimiz ve 360 derece iletişimi (kurumsal kimlik, reklam + PR + açık hava uygulamaları + dijital medya kullanımı + medya planlama + medya satın alma) içine alan seçim süreçlerini yaşamaya başladık. Bugün geldiğimiz noktada siyasi partiler ya da adaylar neredeyse iletişimin her alanında profesyonel ajanslarla çalışıp, onlardan iletişim hizmetleri satın alıyorlar bu da bizlere dünya standartlarında siyasal iletişim kampanyalarına yakın işleri gözlemleme imkanı sunuyor.

Ülkemizin son dönemindeki profesyonel siyasal iletişim için 2 başarılı örnek verilebilir, biri Ak Parti (bunu 10 yıldır yapıyor, neredeyse 360 derece iletişim bütünlüğüyle kullanıyorlar, ki kendilerine hizmet veren ajans neredeyse sadece Ak parti ile çalışmasına karşın belirli dönemlerde en büyük ajanslar arasına giriyor) diğeri ise Genç Parti kampanyasıydı. Onlar da kısa sürede çok iyi bir marka konumlandırma yapıp başarılı iş çıkarmıştı.  Okumaya devam et ““Cumhur Başkanını Seçiyor” sloganı büyüktür “Ekmek İçin Ekmeleddin” sloganından”

En Çok Tweet Atan Değil, En Çok El Sıkan Aday Seçimi Kazanır

tokalasmakMalumunuzdur önümüzde yerel seçimler, hemen ardından genel seçimler var. Önceliğimiz yerel seçimler. Her yerde belediye başkanlığı, meclis üyeliği için aday adaylıklarını açıklayan kişilerin  adaylık ilanlarını görebiliyoruz. Resmi adaylar açıklandıktan sonra bu ilanlar rafa kaldırılıp yerlerini resmi adayların ilanları alacak.

Geleneksel seçim kampanyası iletişiminin olmazsa olmazlarının başında bu geliyor. Adaylar ilanlarla halka duyurulduktan sonra önce mahallerde, ardından ilçe merkezlerinde (eğer büyükşehirse ilçe ve il merkezlerinde) seçmenin karşısına çıkmaya başlıyorlar. Mitinglerle halka yaptıklarını ya da yapacaklarını anlatıyorlar.

Eğer biraz paraları ya da nüfuzları varsa yerel ya da küçük çaplı ulusal TV kanallarına, gazetelere  (eğer büyükşehirse ulusal TV ve gazetelere) ilanlar, röportajlar vermeye başlıyorlar. Böylece gün be gün seçime gidiyorlar. İşte bu işe kabataslak geleneksel bir seçim iletişimi kampanyası diyebiliriz.  Okumaya devam et “En Çok Tweet Atan Değil, En Çok El Sıkan Aday Seçimi Kazanır”

Gündem Bombardımanı!

Geçmişe doğru bir medya incelemesi yapsak gazete küpürlerini gün gün, hafta hafta, ay ay toplasak mesela nasıl olur?  

Haberlerin ne kadar sıklıkla değiştiğini görür müyüz? Hani şu gazetelerin ilk sayfalarındaki büyük puntolarla yazılan haberlerden bahsediyorum ama!

Hükümette kriz olmuştur, askerin sabrı kalmamıştır, bir futbolcu bir maçta 5 gol atmıştır, ekonominin önde gelen patronları sağa sola demeçler vermiştir, başbakan Amerika başkanıyla görüşmüştür, orta doğuda siyasi kriz olmuştur, bankalar fona devredilmiştir, dolar dibe vurmuş altın tavan yapmıştır vesaire.

Muhakkak ‘bilgi toplumu’ olmanın bir sonucudur bu ve insanların haber alma özgürlüğü hakları vardır.

Ama insanlara bu hakları hakkıyla kullandırılıyor mu diye bir soru var aklımda.

Son 2-3 aya bakıyorum.

          Seçimler oldu, Ak Parti 3. kez tek başına iktidara geldi, bu siyasi zafer 2 gün konuşulmadan;

          Yemin krizi patlak verdi, sorun güya hala devam ediyorken,

          Futbolda şike soruşturmaları başladı, Fenerbahçe kahvede 3 kere küme düşürüldü, şampiyonluk Galatasaray’a verildi, bu sorun gündemi meşgul ederken, maksat dekoder satılsın diye haberler sardı dört bir yanımızı, Okumaya devam et “Gündem Bombardımanı!”

Referandumda EVET

Selamlar Efenim;

Yine bir seçimin arifesinde sizlerle birlikteyiz. Aslında bu sefer bizim zihinlerimizdeki gibi bir seçim değil. Yani bir partiyi ya da onun bize sunduğu adayları değil geçmiş dönemde ülkemizin yönetilmesi için bizlerin önüne sunulan anayasamızın bazı maddeleri oylayacağız. Ya Evet diyeceğiz ya da Hayır yani bir seçim yapacağız. Ya Evet deyip hükümet yanlısı olarak yaftalanacağız ya da Hayır deyip muhalefet yanlısı olarak.

Garip değil mi?

İnsanın verdiği bir karar doğrultusunda ‘ötekileştirilmesi’.

Birisine hiç çekinmeden sen bizden değilsin denilebilmesi.

Bence garip. Hem de çok garip.

Dün Üsküdar meydanında CHP İstanbul il başkanı vardı, müzik olarak Edip Akbayram’ın meşhur nağmeleri çalıyordu; ‘güzel günler göreceğiz çocuklar, vapurları maviliklere süreceğiz, güzel günler göreceğiz güneşli günler’ şeklinde ve şu an arkamdaki caddeden de CHP seçim propaganda aracı yüksek sesle ‘HAYIR’ şeklinde bağırarak geçiyor.

Acaba bu hayır neyin hayrı ya da şerri?

Okumaya devam et “Referandumda EVET”

Müsvette Siyasi E-Dergi

Bundan 3-4 ay önce bir arkadaşım vasıtasıyla bir e-dergi ile tanıştım. Adı müsvette… Müsvette sanal bi e-dergi. Yani internet üzerinden yayın yapıyorlar. Kullandıkları dilleri de, yazdıkları konuları da gerçekten isimlerinde ki siyasi kelimesini dolduruyor. Kanımca herkese hitap eden bir dergi olmamakla birlikte birçok kişinin okumasa dahi en azından aylık olarak internet üzerinden ücretsiz olarak yayınlanan bu dergiye bir göz atmasından yanayım. Kanımca onların asıl hedef kitlesi içinde ben de yokum, çünkü takip ettiğim kadarıyla (tanıdıktan sonra tüm yazılara mümkün oldukça göz attım) siyasi renklerimiz pek uyuşmuyor. Ama bilmem hatırlar mısınız bir derginin ‘size gazeteler yetmez’ diye bir sloganı vardı. Buna sonuna kadar katılıyorum. Hatta ‘gazete-LER’ buradaki çoğul ekine de sonuna kadar destek veriyorum. Maalesef tek bir gazetenin yetmediği gibi bence gündemi olanı biteni takip etmek için gazetelerde yetmiyor. Blogküre içinde yer almamdan dolayı internet ile baya haşır neşirim bu sayede kendim lay lay lom yazılar yazsam da, geyik muhabbeti yapsam da bir şekilde çok destekli ve güzel yazılar yazan bloglar ile, e-dergiler ile, güzel paylaşımlarda bulunan forum siteleri ile karşılaştığımda mümkün oldukça takip etmeye çalışıyorum. İşte Müsvette Aylık Siyasi E-Dergi’de bunlardan bir tanesi. Yazıları okurken sizi sıkabilir, dilleri ağır gelebilir, ama bence her ayın neredeyse ilk 5 günü içinde yayınlanan bu dergiye bir göz atmakta fayda var. Ben buna benzer bir platformda yazılar yazsam, onlar beni okurlar mıydı bilmiyorum ama Derginin editörü sevgili Görkem Özizmirli’ye ve ekibine kelimelerinin bitmemesi dileklerimle başarılarının devamını dilerim. Her ne kadar aynı referans çevresini paylaşmasak da mümkün oldukça sizi takip etmeye çalışacağım. Umarım bu küçük tanıtım yazım hoşunuza gider. Saygı ve Selamlarımla

Müsvette Aylık Siyasi E-Dergi sitesine gitmek için tıklayınız

Son olarak üst kısmı bitirdikten sonra Müsvette Mart sayısında yer alan, Reklamcılık ile ilgili olan ve Görkem Özizmirli’nin yazdığı bir kitap tanıtım yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kitap İncelemesi: “Reklamların Dili: Reklamlarda Anlam Ve İdeoloji” – Judith Williamson
Orijinal Adı: Decoding Advertisement, Reklamların  Dili: Reklamlarda Anlam Ve İdeoloji, Judith Williamson, çev: Ahmet Fethi, Ütopya Yayınevi, 2001

Judith Williamson’ın Reklamların Dili: Reklamlarda Anlam Ve İdeoloji kitabı reklamlarda neyin ne şekilde bize ustalıkla aktarıldığını anlatmaktadır. Bu ustalık, insanı ve iradesini metalaştıran reklamlar sisteminin bel kemiğidir iddiasıyla yola çıkan kitap; Lévi-Strauss, Saussure ve Freud üzerine kuruludur ve bu temelle reklam sistemlerini yapısalcı bir yöntemle yaklaşarak çözmeye çalışmaktadır. Kitabın yapısalcı bir analizle yola çıkmış olması, dil analizlerini ve reklamları parçalama yolunu sıklıkla kullanmasına neden olmuş, bu da kitabı edebi yönden daha ilgi çekici hale getirmiştir. Kitap, ideoloji ve reklam çözümlemesini aynı anda ele alarak ideolojinin özel yaşama ve kamu yaşamına müdahalesini apaçık ortaya sermektedir. Unutmamalıyız ki televizyon, gazete ve diğer tüm iletişim araçları ile ideoloji artık evlerimizde, yatak odalarımızdadır. Okumaya devam et “Müsvette Siyasi E-Dergi”

30 Mart sabahı Ümraniye’nin siyasi rengi ne olur???

Başlıktaki soru ne kadar açık değil mi?

Evet 30 mart sabahı İstanbul’un Ümraniye ilçesi hangi partinin adayının olacak?

Şimdi diyeceksiniz ki ‘sen niye direkt Ümraniye hakkında böyle bir yazı yazıyorsun’ diye. Cevabım açık; ben Ümraniye’de yaşıyorum ve 30 mart itibari ile önümüzdeki 5 yıl için Ümraniye’yi yönetecek aday, yönetim ve parti hakkında kayıtsız kalmak istemeyip, fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu başlığım altında sizlere 3 başkan adayından bahsedeceğim. Bunlar Ak Parti’nin adayı ve şu anki aktif başkan Sn. Hasan CAN, 94-04 yılları arasında önce Refah Partisinden, sonra Fazilet ve Saadet Partilerinden 10 yıl süreyle Ümraniye Belediye Başkanlığı görevinde bulunmuş ve tekrardan Saadet Partisi Ümraniye Belediye başkan adayı olan Sn. Mehmet BİNGÖL ve son olarak hakkında pek bilgi sahibi olmadığım Cumhuriyet Halk Partisi Ümraniye Belediye Başkan Adayı Sn. Adil AKTAN.

       Ve sözlerime şu an ki aktif belediye başkanı ve seçimin en büyük galibiyet adayı olan Ak Partili Sayın Hasan CAN ile başlamak istiyorum. Hasan CAN 2004 yerel seçimlerinde Ak Parti’den Ümraniye Belediye  Başkanı adayı olmuş ve bu seçimi kazanıp belediye başkanı olma şansını elde etmiş  ve şu gün itibariyle 5 yıldır Ümraniye Belediye Başkanlığını yürütmekte olan biri.

29 Mart 09 yerel seçimlerinde de bence bu görevine devam etmeyi sürdürecek. Çünkü halihazırda Ümraniye’de Ak partinin oyları yüzde 50 civarında seyretmekte. Ak parti yada Hasan Can’a tepki gösterenler, Hasan Can’ın ve ekibinin yaptıkları hizmetlerden çok onların bireysel  özelliklerine karşı tepkiler vermekteler, nasıl mı? Hasan Can soğukmuş, ani ve sert tepkiler veriyormuş, halkla iç içe değilmiş? Ama Ümraniye’ye  20’nin üzerinde kültür merkezi yaptırmış, şu kadar metreküp asfalt döktürmüş, sağlık taramaları yaptırmış, Ümraniye’nin en büyük eksiği olan Nikah Sarayını kazandırmış, tüm kamu kurum kuruluşlarıyla ortak çalışmalarda bulunmuş( emniyet, milli eğitim, devlet hastanesi)  vb. Tabi ki bunları ve bir çok hizmeti Hasan Can kendi başına yapmadı, ekibiyle birlikte, belediye çalışanlarıyla birlikte, bizlerin verdiği paralarla yaptı ama genel olarak bu döngü başkanı öne çıkarır.

Benim bireysel fikrim, Hasan Can’ın son yerel ve genel seçimlere oranla oy kaybederek ama yeniden başkan seçileceğinden yana, yani Ümraniye’yi önümüzdeki 5 yıl içinde Ak partili  Hasan Can ve kuracağı ekibi yönetecek. Ama  bu konuda sizler neler dersiniz, inanın çok merak ediyorum?

Şimdi gelelim 2. adayımız, Sn. Mehmet BİNGÖL’e. 90’lı yılların ortasından itibaren Ümraniye Belediyesi’ni yönetmeye başlayan Bingöl, çöp faciasının ardından Ümraniye’nin değişim ve gelişimine büyük katkı sağlamış bir isim. 10 yıllık  başkanlığı süresinde belki şimdiki kadar çok imkan yoktu ama ben yinede Ümraniye’de güzel işler yaptığı kanısındayım. Birçok nokta ilk onunla asfalt gördü, ilk onunla parkına bahçesine kavuştu. Ümraniye içerisinde de çok sevilen biri, çarşıda pazarda eşiyle dostuyla yürürken, sokakta vatandaşla muhabbet ederken çok rahat bir şekilde görebilirsiniz kendisini. Ama bu seçim için ona pek vermiyorum. Çünkü Ak parti Ümraniye’de gerçekten çok güçlü durumda. Ve son seçimler Saadet Partisinin aldığı oy oranı belli, Mehmet Bingöl kendi ismiyle bu oy oranını artırsa artırsa ne kadar arttırabilir? Taş çatlasın yüzde 10 hatta 15 olsun. Bu bile yarısını yakalayamaz Can’ın yada azcık geçer ama kazanmaya yetemez kesinlikle. Artı olarak ben Saadet Partisinden artık başka bir aday beklerdim. Niye diye sorarsanız? Sn. Bingöl zaten 10 yıl belediye başkanlığı yaptı. Sonra kaybetti, gitti Saadet Partisi İstanbul il teşkilatında görev aldı, sonra genel seçimlerde millet vekili adayı oldu, şimdi tekrardan belediye başkan adayı? Acaba Saadet Partisi içinde bu görevler için yeterli adam yok mu da, her yerde aynı isim tekrar tekrar aday oluyor?

….

Son adayımız ise Cumhuriyet Halk Partisi adayı Sn. Adil AKTAN. Açıkçası kendisi hakkında internetten bilgi edinmeye çalıştığımla yetinmek zorunda kaldım. Ve çok bir bilgiye de ulaşamadım. Yukarıda ki 2 isime karşıda inanın hiç ama hiç şans vermiyorum kendisine. Niye mi? Mehmet Bingöl 2004 yılında Ümraniye’yi bir sol parti belediye başkanından emanet aldı ve bu 3 dönem 15 yıl içerisinde de sağ partiler hizmet ettiler Ümraniye’ye. Ben sol bir partinin 89-94yılları arasında ki kötü intibasının ardından hele de en büyük oy kaynaklarının Ümraniye’den sınırlarından ayrıldığı bir seçimde kazanma şansının olduğunu sanmıyorum ama onlar her hal Hasan Can ve Mehmet Bingöl’ün kapışmasından bir sürpriz yakalamayı hesaplıyor olmalılar. Ama böyle küçük bir ihtimale umut bağladılarsa da ben bir şey diyemem. Buraya Adil AKTAN hakkında pek bir şey yazamıyorum, bu da tamamen benim kendisi hakkında ki bilgisizliğim, belki gerçekten iddialı bir adaydır, Ümraniye’de sevilen sayılan bir isimdir ve yoklamalarda oy oranları iyidir. Eğer onu tanıyan bilen ve savunan arkadaşlar burada onunla ilgili bilgilerini paylaşırlarsa sevinirim.

Evet arkadaşlar ben burada kendimce bir seçim analizi yapmaya çalıştım. Bundan sonra taktir sizindir. Acaba sizler neler dersiniz? Bana katılır mısınız yoksa beni bilginizle aydınlatır mısınız bilemiyorum. Ama bu başlığın altına yorumlarınızı dört gözle bekliyorum?

(not: yapacağınız yorumlar, hakaretvari kelimeler içerdikleri takdirde maalesef onaylanmayacaktır, lütfen karşılıklı saygı çerçevesinde kendi siyasi düşüncelerimizi savunalım yada objektif yorumlar atmaya çalışalım. Şimdiden anlayışınız için teşekkür ederim.)

29 Mart 2009 Yerel Seçimleri ve Aday Profili

 

Geçtiğimiz günlerde İzmir’de ege-koop tarafından düzenlenen  ‘29 Mart 2009 Yerel Seçimleri ve Aday Profili’ adlı bir seminere katıldım. Seminere giderken ki aklımda ki tek düşünce İzmir gibi Türkiye için önemli noktaların başında gelen bir ilimizde, ege-koop gibi önemli bir kurumun düzenlediği, oturum başkanlığını Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Ege-Koop Danışma Kurulu Üyesi Yrd. Doç. Dr. Engin Önen üstlendiği, konuşmacı olarak; Gazeteci-Yazar, Ege-Koop Danışma Kurulu Başkanı Öcal Uluç’, Devlet eski Bakanı ve Danışma Kurulu Üyesi Işılay Saygın, Mazhar Zorlu Holding ve Güçbirliği Holding Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Zorlu ve Sonar Araştırma A.Ş.Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Hakan Bayrakçı’nın katıldığı bir seminerde gerçek anlamda neler konuşulacağı, objektif bir şekilde yerel seçimlerin tartışılıp tartışılmayacağıydı. Neyse seminer, ege-koop genel başkanının sanki bir belediye başkanı edasıyla hazırlattığı reklam videosu ile başladı. İlk açılış konuşması İzmir esnaf ve sanatkarlar odası başkanından geldi. İşte ‘başkan dediğimiz, adil olmalı, o olmalı bu olmalı gibi birçok sıfat saydı konuşması içinde, akabinden gelen cümle önemliydi; ‘başkan bir sandıktan çıkar seçilir ama başkan, sandığın ve partisinin başkanı olursa olmaz, başkan yüreklerden seçilmeli ve yüreklerin başkanı olmalı, ilinde ki ilçesindeki kimseyi dışlamamalı, herkese kuçak açabilecek seviyede biri olmalıdır’ dedi. Daha sonra mikrofonu eline alan ege-koop genel başkanı Sayın Hüseyin Aslan; bir önceki konuşmacıyı tasdikleyerek, daha sert bir tutum aldı ve son sözü (bana kalırsa ben adayım dercesine) ‘İzmir için artık değişim vakti gelmiştir’ oldu. Gerek seminercilere gerek konuşmacılara gerek toplantıya katılanlara baktığımda CHP muhalifi kimseyi pek göremedim. Buna karşın şu an ki aktif İzmir belediye başkanı da chp mensubu biri. Her ne kadar artık Aziz Kocaoğlu’nun istenmediğini sağır sultan dahi duysa bile, bence bu, bu şekilde lanse edilmemeliydi. Seminerin oturum bölümünde söz alan Sayın Işılay Saygı eski bir belediyeci olarak bizlere engin bilgilerini sundu, çok güzel örnek verdi ama Saygı’da aynı uslupla ege- koop başkanını onayladı. İzmir için değişim vaktinin geldiğini üstüne basa basa belirtti. 15 yıldır süre gelen Ahmet Piriştina rüzgarının artık bitmesi gerektiğine yakın cümleler kurdu. Ama ben bu sözden eğer İzmir için değişim vakti geldiyse ve 15 yıldır İzmir i chp yönetiyor ve bir chp milletvekili İzmir için değişim vakti gelmiştir diyorsa artık İzmir için chp defteri kapanmalıdır anlamını çıkardım. Ve seminerin verimli olamayacağına karar vererek orayı terk ettim. Yine de bizlere böyle bir imkan verdiği için, ege- koop a teşekkür ederim. devamını okumak için

Okumaya devam et “29 Mart 2009 Yerel Seçimleri ve Aday Profili”

Çözüm’ü istemeyen Rum kesimi

Geçtiğimiz günlerde okulumuza yavru vatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Sn. Mehmet Ali Talat geldi. Bende böyle bir fırsatı kaçırmamak adına, konferansa katıldım ve kendimce notlar aldım. Sn. Talat, Kıbrıs konusunda merak edilen onlarca konuya bizlerin önünde,gayet sempatik ve kendinden emin tavırlarla açıklık getirdi. Yıllardır çözülemeyen konunun çözülmesi için, gerçek anlamda gerek Türkiye Cumhuriyeti yönetimi gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yönetimi olarak ellerinden gelen tüm çabayla çalıştıklarına bizleri inandırdı.

Talat , Şu an Türk ve Rum yönetimlerinin Birleşmiş Milletler önderliğinde tam teşekküllü müzakere sürecinde olduğunu ama buna karşın bizlerin izalasyon altında olmamıza rağmen Rumların Avrupa Birliği üyeliğine sığınarak, bilinçli kaçış içinde olduğunu üstüne basa basa belirtiyor.

Gerek Denktaş gerekse bundan önce ki Rum başkanının pek fazla çözümden yana olmadığını, buna karşın Talat’ın ve şimdi ki Rum lider Dimitris Hristofyas’ın partilerinin seçilmeden önce Annan planı üzerine ortak çalışmalar yürüttüğünü ama her ne hikmetse Rum liderin seçildikten sonra bu çalışmaları göz arde edip, her şeyi sıfırdan başlattığını söylüyor.

Ki bunu gözarde etmenin ötesinde annan planını direk olarak şeytan planı olarak ilan edilmiş Rum yönetici tarafından. Bunların akabinde Rum kesiminin avrupa birliği üyesi olması sonucunda, daha rahat tavırlar sergilediğini, avrupalı devletlerin bilhassa Kıbrıs konusunda Avrupa’da  her türlü taslağı hazırlayan İngiltere’nin büyük desteğini aldığını, şu an ki durumun gerçek bir yapıcı ortamdan çok, yapıcı muğlaklık (belirsizlik) olduğunu üzülerek konuşmasına ekliyor. Çünkü hali hazırda tanınmayan kesim, ekonomik baskılar altında olan kesim Türk bölümü.Bunlarla birlikte her şeyin bir takvimle yapıldığını ama bu takvimin duyurulmasının,resmiyete dökülmesinin Rumlar tarafından engelliğini söylüyor.

Talat konuşmasına şu sözlerle devam ediyor;

Run kesiminin arkasında ki  birçok güvencesine dayanarak, bizleri Kıbrıs’ta bir azınlık grup, sanki özerk bir bölüm olmayı kabul ederek, masadan kalkmayı kabul edeceğimizi sanması ve bunları sürekli bize dayatması, onurumuzu zedeliyor. B,ze göre olması gereken çözüm, bakir doğum denen çözüm yöntemi. Yani 2 milletli, 2 toplumlu ama yepyeni sıfırdan bir devlet kurulması.

Bunun da; Siyasi eşitlik öncelikli olarak, 2 kesimlilik ve 2 toplumluğa devamın, devletlerin eşit statüde olması, Yeni devletin ortaya çıkışının eş zamanlı yapılacak referandumlarla belirlenmesi ve garanti ve ittifak anlaşmalarının iler ki dönemde de şu an ki gibi devam etmesi durumunda gerçekleşebileceğini söylüyor. Çünkü 1963 ve 74 yılları arasında adada BM ve İngiltere olmasına karşın, çatışmaların, ölümlerin engellenemediği, Türkiye Cumhuriyeti olmasaydı bugün kıbrıslı türklerden bahsedilemeyeceğini ve Türkiye’nin garantörlüğünün hiçbir zaman ortadan kalkmasına izin vermeyeceklerini belirtiyor.

Sonuc olarak;

Şu an neredeyiz sorusuna;

Madem ki masadayız, bunca dayatmaya bunca zorlamaya karşın hala masadan kalkmıyoruz ve çözüm için umutluyuz demektir ve bunu gerçekleştirmek için elimizden geleni yapacağız. Çünkü çözüm onlardan çok bizim için önemlidir, bizim için hayati değerdedir, en az bizim kadar Türkiye Cumhuriyeti için önemlidir, çünkü çözümü bulmak güvenlikten çok ekonomik değerler taşımaktadır ve bu doğrultuda ciddiyetle ve samimetle cözümü arıyoruz diyor.

Ve alkışlar eşliğinde sahneden iniyor.

…..ooooo……..oooooo……………..

Evet arkadaşlar sizler neler dersiniz bu konu üzerine. Uzun yıllardır kafamızı kurcalayan bu olay acep cözüme ulaşır mı? Ulaşınca çözüm nelere gebe olur? Kıbrıs hiç bir şey olmasın 1571 yılında türk eline geçmiş bir toprak, ve üzerinde binlerce sehidimizin kanı var. Çözüm bulunursa acaba gerçek bir çözüm olmuş olacak mı sizce?