Hı Hı, Evet, 25 Kuruşa Hepimiz Birer Reklam Panosuna Dönüşeceğiz

Son günlerde gündemi meşgul eden konuların başında alış veriş poşetlerinin ücretli hale gelmesi ve 25 Kuruşa satılacak olması geliyor. Bir iletişimci olarak bu işe nereden nasıl bir yorum yapacağımı ilk başlarda bilemedim ama üzerinden zaman geçmeye başladıkça bazı şeyler netleşmeye başladı. Bu yazıya bugüne kadar atmadığım tarzda da bir başlık atmayı istedim. Çünkü bu tartışma bana biraz komik geldi.

Biz iletişimciler olarak kendimiz de dahil olmak üzere hedef kitleler içerisinde yer alan bireylerin markanın birer elçisi olması için çalışırız. Bu mantıkla da kişiler, markayı konuşsun, logoyu üzerinde taşısın, sosyal medyada ürün, hizmet ve fikirlerimizi paylaşsın isteriz. Şimdi bir düşünün, çantanıza, masanıza, evinize, dolabınıza bakın ücretini ödeyerek aldığınız kaç ürünün üstünde logo ya da isim yok? Yani ücreti ödemiş olsanız da neredeyse aldığınız tüm ürünlerde markaların ismi ya da logosu muhakkak vardır.  Bu ismi ya da logoyu kimi zaman göğsünüzün üstünde kimi zaman sırtınızda kimi zamanda elinizde taşırsınız. (Hatta kimi zaman o logoyu üzerinde taşımak kişi için bir prestij kaynağıdır)

Şimdi diyeceksiniz ki biz onları isteyerek alıyoruz ama poşetler zorla satılıyor ya da satılmak isteniyor! İş aslında öyle değil, plastik poşet kullanımıyla ilgili olan süreç ne poşet satanlar ne de poşet alanlar tarafından istenilen bir durum değil. Tamamı ile yasal süreçlere dayanan ve asıl amacı zaten markete poşet sattırmamayı, müşteriye poşet aldırmamayı amaçlayan bir proje ile karşı karşıyayız. Her ne kadar eksik olsa da mantıkla düşünüp, poşet kullanımı, çevreye ve ekonomiye zararları vb. çok basit google aramaları ile  durumun önemini çok daha iyi anlayabiliriz.

Bir üstteki cümlede “her ne kadar eksik olsa da” dedim, çünkü çevresel anlamda düşündüğümüz çevreye tek zarar veren şey poşet değil, yazın pikniğe gidip piknik sonrası artıkları toplarken bir poşetin içine koyulan tüm materyalleri düşünün, cam/plastik şişeler, kağıt atıklar, et mamullerinin altındaki plastik malzemeler vb. Eğer hem çevre hem ekonomi düşünülüyorsa bence tüm atıksal malzemeler için benzer bir uygulama ya da muadil uygulamalar geliştirilmeliydi.

Çok iyi hatırlıyorum çocukken, depozitosuz süt şişesi yoktu şimdi neredeyse depozitolu olan yok, eskiden cam şişe kolalar vardı bugünkü gibi küçük değil litrelik şişelerden bahsediyorum, diğer taraftan alkollü içeceklerin şişelerindeki durum ne şu an? Niye firmalar kendi ürün kaplarını geri çağırmıyorlar artık?

Diğer taraftan belediyelerin geri dönüşümlü ürün toplama oranları ne acaba? Kaç binada, kurumda geri dönüşümlü ürün toplama kutuları var? Çöplerden atık toplayan (ortaokuldayken bir Hocam onlar için en iyi çevreciler onlar demişti, hep o gözle bakarım o kişilere) kişiler olmasa çöp atım/arıtma tesislerindeki geri dönüşüm sistemleri ne durumda acaba?

Bu ve benzeri birçok soru zihnimin bir köşesinde dururken gündemimizde 25 kuruşa alışveriş poşeti var, olay birde sadece bazı indirim marketleri üzerine kalmış durumda. Diğer büyük market zincirlerindeki durum ne? Onlar poşetleri bedava mı veriyor yoksa onlardan alışveriş yapanlar 25 kuruşa reklam panosu olmayı çoktan kabul ettiler mi ya da onlar zaten çevreye saygılı kişiler ve hemen bu durumu kabul edip ona göre aksiyonlarını mı aldılar mı? Yine sorular, hep sorular..

Burada iş yine biz iletişimcilere düşüyor, bu poşet olayının taraflarındaki kurum, kuruluş, belediye, bakanlık vb. kim varsa “artık paralı, yasak, bunun yasası var” demek yerine çıkıp, güzel bir bilinçlendirme kampanyası organize edip bu işin faydalarını toplumun her kesimine anlatmak lazım. Yaptık oldu mantığıyla hareket etmek günümüz iletişim toplumunda maalesef çeşitli muğlaklıklara neden olabiliyor.

Spor Pazarlamasına Giriş

Aktif blog yazısı yazamadığım için yazdığım yazılara genellikle “geçtiğimiz günlerde..” girizgahı ile başlar oldum. Bu yazımda da maalesef aynı şekilde bir giriş yapacağım. Aslında bu temalı bir yazıyı çok uzun süredir yazmak istiyordum ama bir türlü fırsatım olmamıştı. Eğer o zaman yazıyı yazmış olsaydım uzun yıllar Greco-romen güreş ile uğraşmış, hala bir güreş tutkunu olarak Türkiye Güreş Federasyonu üzerinden örnekler verecektim ama bu yazımda örneklerimiz başka kişi ve kurumlar üzerinden olacak. Ama belki yine örneklerimiz içerisinde Güreş Federasyonumuzu da atıfta bulunurum.

Geçtiğimiz günlerde Facebookta yandaki paylaşımı gördüm. Ardından aklıma geldi ve Spor Bakanlığımız, Halter Federasyonumuz, Olimpiyat Komitemizin facebook ve sosyal medya hesaplarına baktım acaba kimse Naim Süleymanoğlu’nu hatırlayıp konu hakkında herhangi bir paylaşım yapmış mı diye. Maalesef herhangi bir paylaşıma denk gelemedim. Buradan hareketle bu kurumların sosyal medya hesaplarına bir göz atmak istedim.

Spor Bakanlığımızın profesyonel bir sosyal medya iletişimi var, ya bu işi kurum içinde bir birimle yapıyorlar ya da bir ajansla çalışıyorlar ama bu işi uzun süredir ciddiye alarak profesyonelce yönetiyorlar. Onların bu konu üzerindeki eksikliği, sosyal medyanın doğası gereği, daha sosyal daha aktif içeriklerin buralarda paylaşılması gerekirken bakanlık isminin ağırlığını çok hissettiriyor olmaları.  Okumaya devam et “Spor Pazarlamasına Giriş”

Siz de “Çocuk Gibi Bak”maya Ne Dersiniz?

Benim de mezunu olduğum ve mezunu olmaktan her zaman gurur duyduğum İzmir Ekonomi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümü’nün değerli Hocaları ve öğrencileri son dönemde duyduğum en güzel projelerden birini şu günlerde inci gibi işliyorlar. Bu güzel proje için öncelikle hepsini can’ı gönülden tebrik eder, başarılar dilerim.

‘Çocuk gibi bak’ adını verdikleri proje kapsamında vatanlarını terk etmek zorunda kalan Suriyeli çocuklara karşı olumsuz söylemlere ‘dur’ demeyi, dedirtmeyi hedefleyen öğrenci arkadaşlarım, mülteci çocuklarla birlikte resim yapıyor, sokak oyunları oynuyor, yaşamın renklerini birlikte keşfediyor. Yani özetle onlara çok büyük destek oluyorlar. Peki kim bu arkadaşlar, çektikleri videodan izleyelim mi?

İEÜ İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Reklamcılık bölümünden değerli hocalarım, üzerimde hakkı ve emeği çok olan Prof. Dr. Ebru Uzunoğlu,  Doç. Dr. Selin Türkel ile sektörün önde gelen isimleri arasında yer alıp, tecrübe ve bilgilerini öğrenci arkadaşlarımızla paylaşan Aytül Özkan’ın danışmanlığında yürütülen projede Enginalp Erkısa, Bahadır Tunahan Civan, Alican Cura, Yiğit Kocayol, Yavuz Kaya, Ecem Çelik, Büşra Germir, Şevval Asena Çelik, Duygu Uçkaç, Buğu İrem Kaymakçı, Yasemin Ece Çiçek, Murat Yılmaz, Aytül Öteçelebi, Turuhan Alkır, Emre Ekin, İdil Tuba Salar, Erel Karanfil, Aytuna Yüken isimli arkadaşlarım da görev alarak, gerçekleştirdikleri toplumsal bilinçlendirme projesinde mülteci çocuklara yönelik nefret söyleminin önüne geçilmesini ana amaç olarak belirlemişler.  Okumaya devam et “Siz de “Çocuk Gibi Bak”maya Ne Dersiniz?”

İstanbul Aydın Üniversitesi PR ATÖLYESİ Öğrencilerinden “MESLEĞİMİN FARKINDA OL!” Kampanyası

Dün akşam facebookta önüme bir video düştü hem hemen izledim hem de şu an Halkla İlişkiler eğitimi alan kardeşimle paylaştım ve izlemesini istedim. Sizler de eğer bu mesleğin öğrencileri ya da uygulayıcıları arasında yer alıyorsanız aşağıdaki videoyu muhakkak izlemelisiniz.

Videoda eli, emeği olan tüm kardeşlerimi canı gönülden tebrik ederim. Ben kısmi bir zamandır (2010’dan bugüne) blogumda iletişim bilimleri özellikle Halkla İlişkiler üzerine yazılar yazmaya çalışıyorum. Nacizane bu sektör içerisinde de işler yapmaya çalışıyor, bu mesleğin ekmeğini yiyorum. Buradan aldığım deneyimle de üniversitelerde öğrenci arkadaşlarımızın ve hocalarımızın misafiri olup arkadaşlarımıza hem nacizane bildiklerimizi anlatıyoruz hem de neredeyse gittiğim her yerde mesleklerine sahip çıkmaları konusunda  tavsiyede bulunuyorum.

Okumaya devam et “İstanbul Aydın Üniversitesi PR ATÖLYESİ Öğrencilerinden “MESLEĞİMİN FARKINDA OL!” Kampanyası”

İşi Uzmanına Bırakmak Lazım – İnternet Reklamcılığı

Sevgili ağabeyim Hamza Şamlıoğlu dün akşam bloguna İşi Uzmanına Bırakmak Lazım başlıklı bir yazı yazmış. Yazının içeriği bizim de merak konularımızdan ve işimizin bir parçası olan SEO konusu ile ilgili olunca hemen girip okumak istedim. Seo dediğimiz konu dijital iletişimin en önemli noktalarından biridir. Yazıyı girip okurken, bitmesine yakın sağ taraftaki reklam alanında

sol tarafta göreceğiniz reklam ile karşılaştım. Google reklam sistemi tarafından sağlanan bu reklam içeriği, geçtiğimiz günlerde Malatya yöresel ürünleri üzerine yaptığım aramalar ve site ziyaretleri üzerine bana gözüküyordu. Bu sebeple doğru reklamdı ve doğru kişiye ulaşmıştı. Dijital reklamcılık da aynı SEO gibi, sosyal medya iletişim faaliyetleri gibi bir bütün düşünüldüğünde dijital iletişimin olmazsa olmazları arasında. Geleneksel reklam işleri ve bütçeleriyle de kıyaslayınca çok daha uygun ve her seviyedeki işletmeye de uygun. Ör: Kayisiiste.com 🙂

Sitedeki iletişim bilgilerinden gördüğüm üzere Malatya Battalgazi’de bulunan bu markamız güzel bir fikirle bu işe girişmiş, Bir e-ticaret sitesi yaptırmış, sosyal medya iletişimi yapıyor, ee üzerine reklam da yapıyorlar. Böyle bakınca bir sıkıntı yok, tebrik eder, başarılarının devamını dilerim. Hatta geçmiş dönemde yazdığım Sosyal Medya İle Yerelden Evrensele İletişim Örneği: Tostçu Mehmet yazım da olduğu gibi bununla gurur duyarım. Çünkü cirosal büyüklüğünü, ticari hacmini bilmesem de Malatya’daki güzel bir ağabeyimin markası bana ulaşıyor ve beni buradaki kuruyemişcilere muhtaç etmeden kendi ürününü satmaya çalışıyorsa bu benim için başarıdır. Ticaretleri bereketli olsun.

Teakolik.com ‘dan çıkıp bir haber sitesine de gittiğimde Kayisiiste.com’un Malatya Köy Peynirli reklamı benimle birlikte geldi. Gittiğim site: Hurriyet.com.tr Okumaya devam et “İşi Uzmanına Bırakmak Lazım – İnternet Reklamcılığı”

Müşteri Çağında Müşteriyi Mağdur Eden Marka Olma Örneği @TEB

2013 yılında çalışmaya başladığım şirket maaş hesaplarımız için TEB – Türk Ekonomi Bankası ile çalışma kararı kaldı. O zaman bu banka ile çalışmaya başladım, 2015 yılında o şirketten ayrılmama karşın yine kredi kartı hesabım, tüm faturalarımın otomatik ödemesi, aracımın hgs geçişi dahil bir çok işlemi o süreçten bugüne TEB üzerinden gerçekleştirdim.

Ama gerçekleştirdiğim işlemlere karşın her ay hesabımdan ekstra ücret kesilmesinden dolayı geçtiğimiz hafta itibariyle otomatik ödemelerim (web sitesi üzerinden), hgs kartım (şubeye giderek) ve kredi kartımı (call center üzerinden) iptal ettirdim. Banka kartımı da iptal ettirecektim ama onu web sitesi üzerinden yaptırabileceğimi düşündüğüm için sonraya bıraktım. Dün de mevcut banka hesap kartımı kapattırmak için TEB internet şubesine giriş yaptım.

19.06.2017 Pazartesi günü defalarca hesap kapama işlemini denemiş olmama karşın sürekli yukarıda ekran altıntısını göreceğiniz hatayı verdi. Bu sebeple ilgili numarayı aramaya başladım. 1, 2, 3, 4, 5, 6… defalarca aradım. Kimisinde 15-16 dakikaya yakın bekledim kimisinde bekleme süresi çok uzun dilerseniz sıranız geldiğinde biz sizi arayalım diye bir sesli not verdikleri için Benim Bankam Beni Arar uygulamalarını kullandım. Ama beni aramamalarına karşın her seferinde aşağıdaki gibi sms attılar. Hat olarak Vodafone kullanıyorum, teyit amaçlı ilgili markadan bilgi alabilirler. Eğer arandıysam ve telefonu açmadıysam yani bana ulaşamadılarsa ben kendilerinden özür dileyeceğim ama çalıştırdıkları yani bu sms’i bana atma yetkisine sahip olan çalışanlar kimse ben onların yalancı ve görevlerini yapmayan çalışanlar olduğundan emin olduğumu söyleyebilirim.

Bana atılan sms’lerin ekran görüntüsü yandaki gibidir ama ben aranmadığıma eminim, (twitterda yaptığım paylaşımlarından ardından genel merkezden arayan kişi, meşgul olduğum için bana ulaşamadığını, ilgili arkadaşların böyle not tuttuğunu söyledi ama telefonumda çağrı bekletme özelliğini kullanırım, telefonum kimseye meşgul çalmaz, gelen çağrıyı ekranımda görürüm)

Bu sms’lerin ardından anladım ki ben bankaya ulaşamayacağım, bu sefer de twitter üzerinden TEB’in resmi twitetr hesabına 2-3 tweet attım. Mention geldi DM geldi derken yaklaşık 6-7 saat sonra saat 16.40 civarında  TEB Genel Merkezden 4441466 numaralı telefondan arandım. Arayan arkadaş sağolsun, gayet ilgili şekilde konuştu, yaşanan aksaklıktan dolayı özür diledi. Daha sonra işlemimin gerçekleşmesi için ben müşteri temsilcisine yönlendirdi. Müşteri temsilcisi arkadaş, önüne düşen bilgilerin benim olmadığımı söyleyerek, işlem yapamayacağını benim daha sonradan tekrar aramamı söyledi, ben de gün boyunca bankaya ulaşmaya çalıştığımı en sonunda genel merkezden aranarak kendisine yönlendirildiğimi bu sebeple kendisinin beni işlemi gerçekleştirebilecek bir kişiye yönlendirmesini rica ettim, o da bir müddet beklettin sonra şu an işlem yapamacağını ama beni geri arattıracağını söyledi ve telefonu kapattı. Bu yazımdan da anlayacağınız üzere tabi ki beni kimse aramadı. Okumaya devam et “Müşteri Çağında Müşteriyi Mağdur Eden Marka Olma Örneği @TEB”

Ajansı İyi Brieflemek

İş yaptığımız sektörün en önemli noktalarının başında, brief vermek, brief almak, alınan briefi iyi anlamak, briefe uygun iş yapmak geliyor.

“Brief nedir diye sorarsanız, brief kısaca, “yapılması istenilen işi iyi şekilde karşı tarafa anlatmaktır.”

Çalışmaya başladığımdan bugüne kadar birçok marka ve bu markalarda çalışan marka temsilcileriyle/yöneticileriyle çalışma iş yapma fırsatı buldum. Bunların içinde çok iyileri de vardı, vasatın altında olanları da..

En çok zorlandığım kişiler, benden istedikleri işi, kendi kafalarında dahi netleştiremeyen, istediği şeyi anlatamayan, bütçesi nedir, süreci ne kadardır, istenilen özellikleri bilmeyen vb. yap getir, yapın getirin bakarız diyenlerdi. Çünkü her şey muğlak!

Benim işimizi anlatırken her zaman verdiğim bir örnek vardır, biz cam bardak satmıyoruz (Elle tutulabilir bir nesneyi satmakla, fikir satmak arasındaki farklar/zorluklar neler?) masanın üstüne koyalım da ürünümüz bu diyelim.

Bizim işimizde biz şöyle bir basın bülteni yazdık gelin aynısını size de yazalım, şöyle bir reklam filmi çektik benzerini size çekelim, yav şu tasarımı yaptık ama marka pek uymadı gelin size verelim, mesela şu web sitesini bir yaptık kı tadından yenmez aynından size de yapalım mı demek pek olmaz!

Bunun yerine biz böyle işler yaptık, bunlardan da şu tecrübeyi elde ettik, size daha iyisini, şöyle farklısını, daha yeni teknolojisini vb. yapabiliriz diyebiliriz.

Ama onun öncesinde markanın size, ben bir lansman yapmak istiyorum, ben şöyle bir sosyal medya yönetimi yapmak istiyorum, web sitemde şu özelliklerin muhakkak olması gerekir, bütçemiz şudur, X zaman süremiz vardır, biz şu şu markaları inceledik, onlardan şu yönlerde farklı olabilirse seviniriz, yapacağımız işin amacı şu, şu an şuradayız bu iş bizi şuraya götürmeli, verilmek istenilen mesajların tonunun nasıl olmasını istediği, bu tonlama ve mesajlarla hangi hedef kitlelerin zihnine ya da gönlüne girmek istediğini anlatması çalıştığı ajansına, danışmanına, uzmanına vb. açık olması gerekmektedir. Hatta biraz da samimi olup, halının altında kir pislik var mı kaldırıp onu da göstermesi gerekir ki, çalıştığı ajans ya da kişi markayı, tanısın, bilsin, öğrensin, benimsesin, içselleştirsin, sahiplensin ve ona göre ortaya en iyi işi çıkarmaya çalışsın. Ekseriyetinde, markaya gelen işe, biraz da “kreatif bi’ şey olmalı”, ‘hmm, güzel ama daha farklı bir şeyler mi denesek”, “hadi şasırtın bizi..” diyen markalar suçu biraz da kendilerinde aramaları gerekmektedir.

 

Sayın Her Şeyi Bilen Senden Daha Çok Bilen Var

Eğitimini aldığım ve yıllardır ekosistemi içerisinde çeşitli ajanslarda markalara hizmet verdiğim halkla ilişkiler ve dijital iletişim sektörlerinde en çok karşılaştığım insan tiplerinin başında “her şeyi bilenler” gelmektedir. Yıllar önce okuduğum yazılardan birinde ya Sevgili Ali Saydam’dı ya da Ali Atıf Bir’di bu tipleri “herbokolog” olarak nitelendirmişti. Ben de naçizane tecrübe kazandıkça, o hocalarımızın ne demek istediğini bugün yavaşça anlıyorum. Geçmiş yazılarımı okuyanlar hatırlayacaktır, ben iletişim bilimlerini doktorluğa benzetirim, okul sıralarındayken size reklamcılık öğretirler, halkla ilişkiler öğretirler, medya planlama öğretirler, bizim zamanımızda yeni yeni doğuyordu ama dijital iletişim öğretirler vb. son sene ya da iş hayatına atıldıktan sonra siz bir ya da maksimum birkaçını seçip naçizane uzmanlaşırsınız, bu durum aynı tıp eğitiminde olduğu gibidir aslında..

Neyse tabi ki herkesin bu işe bakış açısı benimkiyle aynı olmak zorunda değil. Ama yine de ekmeğini yediğimiz mesleğimize, bu mesleğin saygınlığına ve bizden sonra gelecek olan arkadaşlarımızın da bu işi yapabilmesi için bir sorumluluğumuzun olduğunu düşünüyorum.

Her ne kadar eğitim alış şeklimizi tıp eğitimine benzetsem de iş yapış şeklimiz o ya da diğer bilimler mesela öğretmenlik, mühendislik, avukatlık vb. değildir. Bizim işimizde bir mezuniyet yeterliği ya da meslek odası üyeliği şartı olmaksızın herkesin çalışabilme, iş yapabilme, ünvanlarımızı kullanabilme hatta kimi zaman bizlerin üstüne gelerek bizleri yöneten kişiler konumunda bulunma hakkı var.

Bunun bence beş sebebi var,

  • Geçmişte ülkemizde bu işin eğitimi yokken sektöre girmiş kişilerden gelen alışkanlıkla hala bu işin bu şekilde devam ettirilebileceği düşüncesi, (eğer öyleyse 70’e yakın iletişim fakültesinde okuyan binlerce öğrenciyi bugün görmezden gelip, yarın yok saymamız gerekecek)
  • Ajansların/markaların, etkin, yetişkin uzmanlar yerine ucuz iş gücü olsun diye “ne iş olsun, yaparım abicim”cilerle çalışma arzuları
  • “Bizim çocuk yeni mezun oldu, sizin orada bir müddet takılsın..” denildiğinde kıramayan ve en basit bölüm olarak görülen pazarlama, kurumsal iletişim vb. birimlerine yerleştirme yapan patronlar
  • Bu iş için para harcamaya gerek yok, biz kendimiz yaparımcılar
  • Kamu tarafı hakkında ise zaten konuşmak istemiyorum ama marka iletişim tarafını yöneten birimlerin kaçının değil yöneticileri çalışanlarının kaçı bu işi biliyor

Okumaya devam et “Sayın Her Şeyi Bilen Senden Daha Çok Bilen Var”

Hayatına Sahip Çık Projesi #hayatınasahipçık

Dün akşam internette dolaşırken önüme; “İş, Sanat ve Spor Dünyası, Saldırılara Karşı “Hayata Sahip Çıkmak” Üzere Birleşti” başlıklı bir haber düştü. Haberi okuduğumda, Birleşmiş Markalar Derneği (BMD), Kategori Mağazacılığı Derneği (KMD), Turizm Restaurant Yatırımcıları ve İşletmecileri Derneği (TURYİD) ve Tüm Restoranlar Lokantalar ve Tedarikçiler Derneği (TÜRES)’nin Ata Demirer, Ayhan Sicimoğlu, Burcu Esmersoy, Demet Akbağ, Dilara Koçak, Ege, Fatih Terim, Gezegen Mehmet, Hülya Koçyiğit, Kenan İmirzalıoğlu, Mehmet Yaşin, Osman Müftüoğlu, Saba Tümer, Şahika Ercümen, Sedef İybar, Taylan Kümeli, Tümer Metin gibi ünlü isimlerle bir araya gelerek bir sosyal proje, sosyal farkındalık projesi belki sosyal sorumluluk projesi diyebileceğimiz bir proje başlattıklarını gördüm. Gerek bir iletişimci olarak gerekse ülkesini seven ve uzun süredir yaşadığımız tüm olaylara üzülen, yapılan tüm terör saldırılarının gerçek amacının bizleri sosyal hayatımızdan ve huzurumuzdan uzaklaştırmak olduğuna inanan bir vatandaş olarak proje hoşuma gitti.

Bu işi iletişimci gözüyle değerlendirdiğimde, beni heyecanlandıran bir iş var karşımızda, içinde birçok farklı niteliği barındıran bir PR kampanyası, (PR her zaman sadece basın bülteni yazıp göndermek değildir arkadaşlar, PR fayda sağlayacak, hikayesi olan bir olgu oluşturmaya çalışmaktır) güzel bir sosyal sorumluluk projesi, (sosyal sorumluluk projesi her zaman gidip okul yapmak, ağaç dikmek, burs vermek değildir arkadaşlar, sosyal sorumluluk sosyal fayda sağlamaktır) başarılı bir ünlü kullanımı, kanaat önderi kullanımı projesi, (ünlü kullanımı her zaman yapacağınız bir lansmanda PR değeri için oraya ünlü birini getirmek değildir arkadaşlar ya da reklam kampanyasında marka yüzü olarak bir ünlüyle anlaşmak değildir), elle tutulur nitelikte ve doğru zamanlama ile yapılmış gündem belirleme projesi, işin sosyal medya tarafına baktığımızda belirlenen hashtag #hayatınasahipçık, proje için açılan sosyal medya hesaplarının yönetimi ile dijital tarafı gözardı etmemiş bir proje olarak değerlendirebiliriz. Okumaya devam et “Hayatına Sahip Çık Projesi #hayatınasahipçık”