Ünlü Gezginci W. Carl Jack Jockson, yaklaşık iki ay önce Atlantik Okyanusu’nu geçme macerasını anlatırken şöyle der:
“Aklımda kalan en önemli şey; birinci aydan sonra duyduğum korkunç ve katlanılmaz yalnızlık duygusu idi. Öğrendiğim en önemli şey ise; yaşamın insanlar olmadan olamayacağı ve bir anlamının olmadığı idi. Sürekli konuşabileceğim, gerçek, yaşayan ve nefes alan birisine gereksinim duydum.”
Yaşamımızda zaman zaman yalnız kalmayı özlediğimiz hatta yeğlediğimiz anlar olur. Bazen de” Keşke yalnız yaşasaydım” dediğimiz anlar olur. Ama ünlü gezginci W. Carl Jack Jockson’un dediği gibi; bilinen bir gerçek var ki, o da yaşamın insanlar olmadan katlanılamayacağıdır. Hepimiz hepimize muhtacız. Çünkü hepimiz iletişime gereksinim duymaktayız.
İnsanlık tarihi boyunca informel bir yapıda olan insan ilişkileri Endüstri Çağı’nda formel bir yapı almaya başlamıştır. 10.000 yıl boyunca, insanlar geleneksel tarım kültürü rollerini kuşaktan kuşağa geçirmişlerdir. Sonra aniden, Endüstri Çağı’nın ortaya çıkışıyla insan koşulları da değişmiştir. İş roller, çiftçilik ve çobanlıktan, insanların makinelerin birer parçaları haline geldikleri mekanik sürece doğru evrimleşmiştir. Bu değişimlerle formel ya da informel yapılan eğitim ruhani bir doktrinleşmeden, bilimsel ve teknolojik merkeziyetçiliğe göre şekil almıştır. Ayrıca yaşam koşulları insanların kapalı yaşam sürdükleri kasaba ve köylerden gelerek, gelişmiş karmaşık dev bir örümcek ağına benzeyen şehirlere yerleşmeleriyle değişmiştir.
Yeni teknolojiler ortaya çıktıkça da, değişimler kaçınılmaz olmuştur.
Sonuç olarak insanlar, Endüstri Çağı’nın gerektirdiği yaşam, eğitim ve iş alanlarında kendilerinden beklenilenleri öğrenmek zorunda kalmıştır. Günümüzde ise, bilim ve teknolojideki baş döndürücü gelişmeler sonucunda var olan bilgiler daha çabuk paylaşılır olmaya başlamıştır.
Geçen yüzyılın ortalarında başlayan, son çeyreğinde yoğunlaşan değişmeler sonucunda insan ilişkileri ya da iletişim becerileri formel bir yapıya büründü. Yeni teknolojiler ortaya çıktıkça, değişimler kaçınılmaz oldu. Bütün sosyal sistemler ayakta kalıp etkinliklerini sürdürmek değişen ve yenilenen koşullara yanıt vermek zorunda olduklarından, okullarda giderek yeni gelişmelere ayak uydurma durumunda kaldı. Çoğu ülkeler, forma eğitim sistemlerinde de zorunlu olarak değişime gittiler. Özellikle de, bazı ülkeler insan ilişkileri iletişim becerilerini örgün eğitimin müfredatı içinde görmeye başladılar.
Bugün ilişkiler birçok insanın günlük yaşamının önemli noktasıdır. Özellikle yardım meslekleriyle uğraşan uzmanlar, insan ilişkileri mesleklerinin en önemli bölümünü oluştururlar. Doktorlar, psikologlar, sosyal hizmet uzmanları, danışmanlar sık sık bozulmuş ilişkilerin kötü sonuçlarıyla karşı karşıya gelirler. Sadece bozulmuş ilişkilerin kötü sonuçlarıyla karşılaşmaz; aynı zamanda kötü iletişim kurduklarında müşteri ve saygınlık kaybedeceği için kendileri de yaşarlar. Geçmişte ve hatta günümüzde aslında çoğumuzun zihinsel hastalık olarak adlandırdığımız şeyler iletişim bozuklukları olarak tanımlanabilir. Öte yandan zihinsel acı, psikiyatri hastalarıyla sınırlandırılamaz. Örneğin ABD’ de her çocuktan biri üveydir; her iki evlilikten biri boşanmayla sonuçlanır; ikinci kez evlenenlerin birçoğu çoğunluğu yeniden boşanırlar. İngiltere’ de yaklaşık üç evlilikten biri boşanmayla sonuçlanmaktadır.
İngiltere bu konuda Amerika’nın oranına yaklaşmaktadır. Amerika’daki gibi boşanmanın etkisi boşanan çiftleri olduğu gibi on altı yaşın altındaki çocukların büyük çoğunluğunu da etkilemektedir. Bunun yanı sıra, birçok evlilik boşanmayla sonuçlanmasa bile büyük miktarda huzursuzluk içermektedir.
Avustralya’ da, aynen ABD ve İngiltere’de olduğu gibi, aynı tipteki aile yapıları ve evlilik bozulmalarından ve huzursuzluklarından etkilemektedir. McDonalds’ın tahminlerine göre, Avustralya’daki boşanma oranı %30 ile %35 arasındadır. Ayrıca bu üç ülkede birçok birey ilişki
kurabilmek ya da ilişkilerini devam ettirebilmeyi beceremedikleri için, yalnızlık tehlikesi içindedirler.
Ülkemizde ise biraz daha farklı bir durum gözlenmektedir. Yakın insan ilişkilerine dayalı bir toplum olarak, ilk bakışta bizde böyle bir sorunun olmadığı düşünülebilir. Ancak hızlı teknolojik gelişmelerin, köyden kente göçün, artan ekonomik sıkıntısının, farklı kültürel yapılara sahip grupların birlikte yaşamak durumunda olmasının getirdiği bazı sıkıntılar dikkati çekmektedir. Ülkemizde yaşanan kimlik sorunu kendine özgü bir durum göstermektedir(Güveç, 1993). Hızlı bir gelişmeyi sağlamak arzusu, çok farklı yapıların birbirleriyle kaynaşma gereksinimi ve demokratikleşme bakımından gereken değişiklikler, insanlar üzerinde bir baskı yaratmaktadır. Bunun sonucunda yakın insan ilişkilerine dayalı bir toplum olmamıza karşın, anlaşılamama şikâyetleri sıklıkla gözlenmektedir. Bu da sahip olunan insan ilişkileri becerilerinin daha da geliştirilmesine gerek olduğunu göstermektedir.